Skip to content

‘Örnek’ ülke olmanın dayanılmaz ağırlığı

Emre Özçelik

Bazı şeyleri usanmadan yinelemek, yinelemek, yinelemek zorunda olduğumuz çok netameli günlerden geçiyoruz.

Öyle görünüyor ki şimdiye kadar akan kan ne devlet ne de Kürt tarafı için yeterli oldu. Devlet mücadeleyi bundan sonra Özel Harekât desteği ile sürdüreceğini açıklayarak el yükseltti. Buna mukabil, Kürt tarafı da asıl önceliğini açıkça söyledi.

Kürtlerin asıl önceliği ‘özerklik’ değildi; Abdullah Öcalan’ın ve PKK kadrolarının aşamalı olarak affedilmesi idi. ‘Özerklik’, bu afların öyle ya da böyle garanti edilmesinden sonra ciddiyetle müzakere edilebilecek bir konu. Kürt sorununa – sorunun getirildiği nokta itibarıyla – soğukkanlılıkla bakabilenlerin uzunca bir süredir bildiği veya sezdiği bir şeydi bu. Cengiz Çandar’ın hem devletten hem de Kürt tarafından pek çok yetkiliyle derinlemesine görüşmeler yaparak bu yakınlarda ortaya koyduğu son “Dağdan İniş” raporu da bu gerçeği ima eden en güncel çalışma. Bu ‘af önceliği’nden devletin de haberdar olduğunu görüyoruz. Öcalan ve ardından DTK da bu yakınlarda ‘af önceliğini’ alenen beyan ettiler.

Durumun özeti şu: Devlet Kürtlerin talep ettiği ‘özerkliği’ olduğu gibi kabul etse bile akan kan durmayacak, çünkü Öcalan’ın etrafında çok ciddi bir ‘lider kültü’ oluşmuş durumda. Genç Kürtler rahatsız; genç Türkler de rahatsız. Bu çok tehlikeli… Bunu her iki taraf da biliyor. Devlet meseleye “özerkliği tanıdığımda akan kan durmayacaksa bunu niçin yapayım?” diye baktığı için ipe un sermek zorunda kalıyor; hatta Özel Harekât ile el yükseltiyor. İstifalardan sonra Ordu’nun üst kademesi hükümetle çok daha uyumlu çalışacağı için terörle çok daha etkin mücadele edileceği de söyleniyor. Devlet, bir yandan, soruna PKK ile savaşın dozunu artırma tehdidi ile yaklaşıyor. Öte yandan akan kanın kalıcı biçimde durdurulabilmesi için Öcalan’ın ve PKK’nın affedilmesi gerektiğinin farkında. PKK’nın tüm kadroları daha önce görülmemiş çapta bir operasyonla birkaç ay içinde yok edilse bile, yok edilenlerin yerlerini ivedilikle yeni ‘genç Kürtler’ alacak. Gençlerde artık bir ‘fedai ruhu’ oluştuğu söyleniyor…

Sorun şu: Seçimle iş başına gelen bir hükümetin Öcalan’a ve PKK’ya af çıkarmayı kendiliğinden göze alması çok güç. Böyle bir affa ön ayak olacak bir hükümet, şehit ailelerini/akrabalarını teskin edemez; milliyetçileri dizginlemekte büyük güçlük çeker; ‘Beyaz Türkler’in bir kısmının koparacağı vaveylayı göğüsleyemez. Yani hiçbir hükümet böyle bir kararın siyasi sonuçlarına kolay kolay katlanamaz. Bu durum, iktidar yanlısı ve ‘demokrasi şampiyonu’ medayda atılan zafer çığlıklarının aksine, AKP açısından gerçek bir çaresizlik hâlidir.

Dahası, dünya sisteminin dinamikleri Türkiye’yi ‘örnek’ bir ülke olmaya zorluyor. Öyle görünüyor ki, dünya sisteminin ‘hâkim tepeleri’ Arap Baharı denen halk ayaklanmalarını kendi çıkarlarına hizmet edecek biçimde dönüştürecekler. Kuzey Afrika’da ve Orta Doğu’da aynı ticari ve finansal dili konuşabilecekleri ‘liberal demokrasiler’ ve ‘serbest piyasalar’ inşa edecekler. Bu bakımdan, ‘hâkim tepelerin’ iyi bir ‘başarı öyküsü’ne, ‘örnek’ gösterebilecekleri öncü bir ülkeye, kendi politikalarını destekleyecek uyumlu bir devlete ihtiyaçları var.

Etnik çeşitliliğe sahip Müslüman bir ülkede liberal demokrasinin ve serbest piyasanın tüm unsurlarıyla geliştirilmesinin mümkün olduğunu kanıtlayabilecek bir Türkiye, Kuzey Afrika’ya ve Orta Doğu’ya bir ‘başarı öyküsü’ olarak sunulabilir. Ancak Türkiye’nin gerçekten ‘örnek’ bir ülke olarak gösterilebilmesi için çok netameli bir alanda ivedi adımlar atması, yani Kürt sorununu çözmesi gerekiyor. Başka bir deyişle, yaklaşık otuz yıldır akan kan durdurulamazsa Türkiye’nin ‘örnek’ bir ülke olduğu iddiası havada kalacak. Bu bakımdan, ‘hâkim tepeler’in – kendi Kuzey Afrika ve Orta Doğu politikalarına koşut olarak – bugünlerde Türkiye’ye Kürt sorununu bir an önce ve kendi başına çözmesini dayatmakta olduklarını saptayabiliriz.

Zor görünse de sorunu kendi başımıza çözebilirsek ne âlâ… Ama akan kanı durdurmayı kendi başımıza başaramazsak ne olacak? Bu vahim soruyu cevaplamak için Türkiye’nin daha önce de ‘örnek’ gösterildiği ‘eski’ bir konjonktürü kısaca hatırlamakta yarar var…

1980’li yıllarda ‘hâkim tepeler’in Türkiye’yi (General Pinochet’nin Şili’siyle birlikte) azgelişmiş ülkelere iktisaden ‘örnek’ gösterdiklerini biliyoruz. Yani Türkiye’nin ‘örnek’ gösterilmesi yeni bir olgu değil. Türkiye 1980’lerde iktisaden ‘örnek’ gösterilmişti; önümüzdeki yıllarda ise siyaseten ‘örnek’ gösterileceği anlaşılıyor.

Türkiye’nin iktisaden ‘örnek’ gösterildiği 1980’li yılların arka planında solcular ile ülkücüler arasındaki ‘iç çatışma’ ortamı vardı. Sovyet sınırında bulunan NATO üyesi bir ülkede sosyalizan gelişmelerin baş göstermesi ile o dönemde ülke düzeyinde oluk oluk kan akması arasında belirgin bir ilişki olduğunu görmemek için kör olmak lazım. Bu bakımdan, 12 Eylül öncesinde sunturlu bir askeri darbenin koşullarının yaratıldığını ve akabinde neo-liberalizmin ülkeye Kenan Evren ve Turgut Özal tarafından dikta koşullarında ithal edildiğini biliyoruz. ‘Hâkim tepeler’in 1980’lerde iktisaden ‘örnek’ gösterdiği Türkiye’nin temelleri, ‘anarşi’ denen bir ‘şok tedavi’nin hemen akabinde atılmıştı.

Tarih tekerrürden ibaret değildir, elbette. Ama yakın gelecekte siyaseten ‘örnek’ gösterilecek bir ülke olduğumuza ilişkin ciddi belirtiler var şimdilerde. Dolayısıyla, AKP hükümeti Kürt sorununu kendi başımıza çözmenin yollarını bulmak zorundadır. Eğer bulamazsa, Türkiye’yi ‘örnek’ göstermek isteyen ‘hâkim tepeler’in Türk-Kürt sorunu üzerinden yeni bir ‘şok tedavi’ tasarlayabileceklerini ‘reel-politik’ bir ihtimal olarak öngörmek pek de ‘komplo teorisi’ sayılmaz herhalde. Bu vahim ihtimal, akan kanın ülke düzeyine, şehirlere ve sivillere yayılması, yani ‘iç savaş’ anlamına gelebilir. ‘Komşularla sıfır sorun’ şiarını yerle yeksan edecek bir ‘dış savaş’ dahi söz konusu olabilir. Ancak böyle sunturlu ‘şok tedavi’lerden sonra toplumun geniş kesimleri bir ‘Genel Af’fa kerhen de olsa razı edilebilir ve ülkeye ‘kalıcı barış’ getirilebilir.

Dolayısıyla AKP’nin PKK ile savaşın dozunu artırması ‘şok tedavi’ye davetiye çıkartmak anlamına gelebilir. AKP, bunun yerine, sorunu kendi başımıza yani  ‘şok tedavi’lere gerek kalmadan çözmenin yollarını bulmaya gayret etmelidir. Bu bakımdan, AKP’nin işi önümüzdeki dönemde hiç olmadığı kadar zor görünmektedir. Yani, AKP’yi kayıtsız şartsız destekleyen medyada bol miktarda görülen Polyannacı yaklaşımların aksine, ‘Kral’ aslında çıplaktır.

Bu güzel ülkede daha kötü şeylerin olmasını istemiyorsak, sıradan vatandaşlar olarak AKP hükümetine seçmiş olduğu yolun çetrefilliğini hatırlatmaktan başka çaremiz yok.

Yani, şu netameli günlerde gerçekleri usanmadan yinelemek, yinelemek, yinelemek zorundayız, ne yazık ki…

 

 

 

Kategori: Basın, Dünya, Siyasal İktisat, Türkiye.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar için RSS besleme

Yorum Sayısı: 0



Yukarı Çık
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer