Skip to content

Ahmet Şık: “Herkes herkesin polisi ve gardiyanı olmuş durumda…”

Barkın Karslı

Bugün henüz konuşma yaşına gelmemiş bir çocuk, diyelim ki 20 yıl sonra, Ergenekon’un bir hukuk davası değil bir kan davası davası olduğuna ne zaman emin olduğumu sorarsa, ¨Ahmet Şık’ın gözaltına alındığı gün,¨ yanıtını vereceğim. Bugün, yani 3.3.2011 günü Ergenekon (s)avcıları gazeteci Ahmet Şık’ın da aralarında bulunduğu bir grup kişiyi gözaltına aldı, evlerinde arama yaptı. Ahmet Şık, Nokta dergisinde 8 Mart 2007’de medyanın askerler tarafından fişlendiğinin gösterildiği “Askerin medya notları!” başlıklı habere imza atarak gündemi değiştirmiş (böylelikle Nokta dergisinin kapatılma sürecine giden derin baskıların önünü açmış), 28 Şubat sürecindeki asker kralların çıplak olduğunu göstermiş bir muhabir. Ertuğrul Mavioğlu ile birlikte – sol ve demokrat bir bakışla – hazırladıkları ‘Kontrgerilla ve Ergenekon’u Anlama Klavuzu‘nu ve ‘Ergenekon’da Kim Kimdir‘i yayımlayarak Ergenekon davası hakkında bugüne değin yayımlanmış en oylumlu birkaç kaynaktan ikisini ortaya koymuş, Ergenekon Davası faillerinin çıplak olduğunu göstermiş bir gazeteci. Kendisi Çarşamba’dan sonraki Perşembe’nin haberini vermişti birkaç gün önce.

Ahmet Şık ile 2004’ten bu yana süren bir tanışıklığımız var, onun hayatta neye neden karşı olduğunu (ve olmadığını) az çok biliyorum bu nedenle. Ahmet’le Indymedia haber kolektifi adına 2005 yılında gerçekleştirdiğim bu söyleşi, onun – o zamanlar şimdikinden çok daha etkin ve yetkin olan – Doğan Holding’deki işinden çıkartılma sürecine, yakın basın tarihine, neo-liberalizme ve Ahmet’in ‘insan hakları / demokrasi’ ve ‘28 Şubat’ kavramları hakkındaki görüşlerine ilişkin turnusol kağıdı niteliğindedir. Doğan Holding Krallığı’nın çıplak olduğunu imleyen bu söyleşideki Ahmet’i görenler, Ahmet’in gözaltına alınmasıyla Ergenekon sürecinin nasıl bir komediye dönüşmekte olduğunun izlerini ayrımsayabilir.

Barkın Karslı (B.K.): Merhaba, Radikal’deki işinizden atılma sürecinizi anlatır mısınız?

Ahmet Şık (A.Ş.) : Atılma gerekçemde ‘performans düşüklüğü’ yazıldı. Ancak esas sorun elbette ki bu değil. Birileri için bardağı taşıran gazetenin bağlı olduğu şirket aleyhine dava açmam oldu. Fazla çalışma, bayram ve resmî tatil günlerinde hakkımız olan ücretlerin ödenmesi talebiyle açılmış bir dava idi bu. Dava celbinin gazeteye ulaşmasından sonraki bir ay içinde de atıldım. Dediğim gibi bu, bardağı taşıran damla oldu. Öncesine bakarsak son iki yıldır Milliyet, Posta, Radikal, Fanatik ve Fanatik Basket ile idari bölümlerin içinde yer aldığı Doğan Medya Center binası içinde sendikal bir örgütlenmeye gitmeye çalışıyorduk. Bir de İş Yasasının değişmesinden sonra kurum içinde hazırlanan yeni iş sözleşmelerinin iptal edilmesi süreci vardı. Bunların tümünde aktif çalışan biri olarak haliyle birilerinin gözünde ‘sakıncalı’ duruma düşmüştüm. Yaptığım bir kahramanlık değil elbette. Bu ülkede yaşayanlar ve özel anlamda düşünürsek atıldığım kurumda çalışanlar yasal haklarını bilseler ve uygulanmasını isteseler bile hayli yol alınabilir. Aslında plazalar da küçük birer Türkiye’yi andırıyor kimi bakımlardan. Bu binalardakilerin tepedeki %10’u oldukça yüksek bir yaşam standardına sahipken, kalan %90 için işler hiç de böyle değil. Plazalar da, tıpkı Türkiye’deki birçok şeyde olduğu gibi, o %10’un mutluluğu üzerine inşa edilmiş.

İşten atıldığımda maaşım bir miyar TL’ydi. Bu, Türkiye ölçütlerine göre fena bir rakam değil. Fakat işe alım/satım gücü olarak baktığınızda rahat ettirici bir rakam da değil elbette. 15 yıllık gazeteciyim ve sekiz yılı aşkın bir süredir Radikal’de çalışıyordum. Kimse de işimi kötü yaptığımı söyleyemedi bugüne değin.

Bu şirketler (Doğan, vb.) kapitalist öğretiyi benimsemişler. Olgu salt ücretlerle ilgili değil yani. Sömürebildiğince sömürmek istiyorlar, ‘nereden bir kıl kopartsak, yağ çıkartsak kârdır’ anlayışı ile yaklaşıyorlar. Diğer yandan, ne yazık ki çoğu sendikalar ‘ücret sendikacılığı’na sıkışıp kalmış durumda. Benim çalıştığım yerde 350 milyon maaşla geçinmeye çalışan da vardı, on binlerce Dolar maaşa doymayan da. Yüzde 90’lık oranda yer alanların durumunu pavyonda çalıştırılmaya benzetiyorum. Hiç bitmeyen ve sürekli yenileri eklenen borçlarla yaşamak zorundasınız yani. Doğal olarak maaşlı çalıştırılmaya bağımlılık var. Çünkü aileniz var, sorumluluk var. Yaptığım hak arama başvurusu sonucu beni bir biçimde işten çıkartmaya çalışacaklarını kestiriyordum, fakat bu kadar çabuk olmasına da şaşırdım açıkçası.

 

“Güya farklı haberler veriyor sonra bu gazeteler…”

B.K.: Radikal’de çalışırken nasıl bir ortam vardı?

A.Ş.: Bizim içinde olduğumuz ortam diğer gazetelere göre daha rahattı. Çünkü hiyerarşinin keskin çizgilerini hissetmiyordunuz. Ama nihayetinde Radikal de bir sermaye grubuna bağlı yani özgürlükler bir yere kadar. Kimi zaman insan hakları ihlalleri odaklı haberler yapmamdan ötürü garip bir sansür de başlamıştı Ahmet Şık’a yönelik. Editoryal bir baskıydı ‘neden hep insan hakları, neden hep işkence haberleri?’ diye soruyorlar, ya da sormadan soruyorlardı. İyi de bu benim işim. Nasıl Galatasaray muhabiri GS haberi yaparsa, ben de bu alanda çalışmışım, bu alanı tanıyorum. Böyle böyle, haber için uğraşmamı engelleme çabaları baş gösterdi. Anadolu’nun bir kentinde önemli bir haber var, gidiş için “ödenek yok”. Sonradan öğreniyorum ki, bu baskı da biraz tepeden yönlendirilen bir baskıymış, Radikal’de çalıştığım son bir buçuk yıl. İyi de, haberin kaynağına gidemezsem, gözlemleyemezsem ben nasıl haber yapayım? Masa başından haber mi yapayım? Aslında o durumda da elimizden geleni yapıyorduk.
Diyelim ki Diyarbakır Baro Başkanı arkadaşım, ondan rica ediyorum, Diyarbakır’a gelemiyorum diye, altı klasör dosya geliyor Diyarbakır’dan, oradan iki manşet haberi çıkıyor. Ama bu hep olabilecek bir şey değil ki. Kişisel baskı ve sansürden ziyade bir de Türkiye medyasında ve özelde Doğan Holding’de son zamanlarda para harcanmadan haber yapılması tarzı yerleşir oldu. DHA (Doğan Haber Ajansı) havuzu var ve holdinge bağlı insanlara buradaki haberler kendi yayınları için kullandırılıyor. Güya farklı haberler veriyor sonra bu gazeteler. Burada, ister istemez gazetecilerin editörlerin yetenekleri, editoryal yetenek devreye giriyor. Tabii, haberin kaynağına gitmeniz, haberi haber yapabilmeniz için ödenek verilmediğinden siz de bu havuza uymak durumundasınız. Fakat haber yalan da çıkabiliyor sonradan. Bu ise Doğan gibi bir kurumun haber kaynağında olunca, ki kendileri medyanın yarısından çoğuna hakimler, diğer kurumlar da bu haberlerden etkileniyor…

 

“Radikal’de eğer 140 kişi çalışıyorsa, bunların %90’ı sendikaya (Türkiye Gazeteciler Sendikası) üyedir”

B.K.: Peki yönetimden gelen dayatmalara ya da istemlere boyun eğilmediğinde ne oluyor? Yani / ya da sözgelimi geçenlerde Doğan Holding’de bir sözleşme dayatması oldu tüm çalışanlara ve Mehmet Y. Yılmaz da o kapsamda olmak üzere geniş çerçeveli bir hattan reddedildi bu sözleşme.

A.Ş.: İmzalanmayan sözleşme konusunda Radikal’de ciddi bir dayanışma oldu. Aslında şunu da söylemeli, Radikal’de eğer 140 kişi çalışıyorsa, bunların %90’ı sendikaya (Türkiye Gazeteciler Sendikası) üyedir. Bu durum diğer Doğan yayınlarında böyle değildir hiç. Milliyet’te örneğin olsa olsa on kişi vardır TGS’de. Ciddi bir cemaat, sürü kültürü var Milliyet’te, Radikal’e kıyasla. Mehmet Yılmaz’ın sözleşmeyi imzalamamasına gelince onun hesabı başka idi bence ki bunun ne olduğu da kendisinin şirket içinde ‘yukarıya doğru şutlanmasıyla’ gördük. Fakat o imzalamayınca, yani çoban imzalamayınca, sürü de uydu bu duruma. İyi oldu bizler için de.

 

“Pavyonda çalıştırılan kadınlar gibiyiz…”

B.K.: Bir de işyerinde performans değerlendirmesi oluyor, sözgelimi sizi, kağıt üzerinde bunu gerekçe göstererek işten çıkarttılar. Bu performans dedikleri ne menem bir şeydir?

A.Ş.: Bu ilginç bir konu. Haber dediğiniz fabrikada üretilen bardak değildir ki sayısını / ölçüsünü net olarak belirleyebilin. Haber, haberin kaynağını araştıramıyorsanız gökten zembille inmez… Yaptığınız haber, editoryal ya da daha üstlerden baskı ile kullanılmıyorsa verim kağıt üzerinde hep düşüyor görünür. Bunlar çok görece, çok özel incelemeye muhtaç değerlendirmeler.

Diğer yandan, gazeteyi cam bardak üretim fabrikasını yönetir gibi yönetiyorsanız, göreceğiniz şey mutsuz bireylerdir. Kişisel mutluluk diye bir kavram yok Doğan Holding’de maalesef. Hemen her şey mekanik bir düzenek içre işliyor. Evindeki aç kardeşi için işyerinden kumanya götürene de kirasını ödeyemeyene de tanık oldum. Bu muhabirlerden nasıl “iyi iş” beklenebilir ki? Dedim ya, pavyonda çalıştırılan kadınlar gibiyiz. Onlar gibi işimiz çok zor. Ne işsiz, ne işle yapabilmek çok kolay değil…

 

“Herkes herkesin polisi ve gardiyanı olmuş durumda…”

B.K.: Az önce plazaları Türkiye’ye benzettiniz. Burada Türkiye’ye biraz haksızlık yapılmış olmuyor mu?

A.Ş.: Hayır. Çevrenize bir bakın. Herkes yakınıyor herkes mutsuz ama bu mutsuzluğun kaynağına ilişkin hiçbir çözüm geliştirilmiyor. Hep başkalarından bekleniyor. İşin ilginci bunu yapmaya çalışan başkaları da ‘tu kaka’ oluyor. Mesela bu ülkede polise, gardiyana bence ihtiyaç yok. Çünkü herkes herkesin polisi ve gardiyanı olmuş durumda. Ve bu polisliği gardiyanlığı mutsuzluk üreten sistemi yaratanlar için yapıyorlar. Kendilerince bağlılıklarını gösteriyorlar. İşyerinde arkadaşın senin ayağını kaydırmaya uğraşır, bir diğeri başkasının tepesine basarak yükselmeye çalışır. İyi de yaptın da ne oldu? Yaptığın işi daha mı özgür kılabildin, sansürü mü engelledin, demokrasi mücadelesine katkın mı oldu, ihtiyacı olana yardım eli uzattın mı ya da uzanmasını sağladın?…

 

“Her biri çiçek atarak karşıladılar Aydın Doğan’ı…”

B.K.: “Patron”, yani Aydın Doğan ile ilişkisi var mıydı çalışanların? Varsa nasıldı?

A.Ş.: Aydın Doğan’ı birkaç kez gördük binada. En akılda kalanı meşhur gazeteye dönüşü olayı idi. Korkmaz Yiğit’e satılmış Milliyet. Mâlum olaylar sonrası A.D. gazeteyi geri almış. Sonra, kurumda anons ediliyor “gazetemizin sahibi sayın Aydın Doğan gazetemize teşrif edecekler…” diye. İyi de bu çok doğal bir şey, bir işyerinin sahibi iseniz, oraya gelirsiniz. Fakat bu, tüm binada özel olarak duyuruldu. Aydın Doğan ayrıldığında arkasından konuşanları biliyorum o günlerde. Sonra ofis boylara kadar sömürüyü en dibine dek yaşayan nicesini biliyorum ama her biri çiçek atarak karşıladılar A.D.’yi… Kış günüydü….

 

“Medyaya bir biçimde bulaştıysanız temiz kalma şansınız yok.”

B.K.: Evet Hasan Pulur en öndeydi galiba.

A.Ş.: Evet ama onların hukuku farklı, Pulur’un orada olması doğal. Neyse, o ofisboyları, arkadan konuşanları görünce “Arkadaşlar, size yapılanlar azmış bile.” diye düşündüm ve tanıdıklarıma da söyledim bunu. Aydın Doğan – Korkmaz Yiğit olayı üzerine çok şey yazıldı, çizildi. Mafya düzeni bu. Sistem bu şekilde olduğu sürece de her zaman ve her yerde hep olacak. Şunu da söylemeli, bu işe, medyaya bir biçimde bulaştıysanız temiz kalma şansınız yok. Dinç Bilgin için de böyle bu, Korkmaz Yiğit için de böyle, Aydın Doğan için de…

 

“28 Şubat süreci sonrasıydı ve Radikal’de de bir nevi Çevik Bir operasyonu olmuştu…”

B.K.: Üç çeşit sansürden söz ettiniz şu âna değin: Ödenek verilmemesi ile haberin kaynağına gidememe, editoryal sansür ve kişinin kendisine uyguladığı oto sansür.

A.Ş.: Evet, fakat bir ek yapmalı burada, Radikal’de hiçbir zaman bir haberin yapıldıktan sonra değiştirildiğine tanık olmadım, Radikal’de de yapılan haberlere baskı vardır, fakat bu yapım aşamasında olur. Haber ya yayınlanır, ya yayınlanmaz; yani haberi değiştirmek diye bir şey yoktur Radikal’de. En azından şahsıma ben böyle bir şeye tanık olmadım.

Bir de bir noktayı belirtmekte yarar var: Taşrada olsun İstanbul’da olsun muhabirler kimi haberlerde “nasıl olsa bu haber gazeteye girmez” diye isteksiz davranıyorlar. Aslında durum öyle değil. Her yer bir mevzidir, öyle düşünmek lazım. Baskıyı aşmanın bir yolu her zaman bulunabilir. Örneğin ben A haberini yayınlatamazsam bu konu ile ilgilenebilecek bir köşe yazarı ya da ek sorumlusu ile görüşürüm ve o haberin duyulabilmesini sağlarım. Herkes kendi koşullarında böylesi mecralar bulabilir.

Diğer yandan, Sezar’ın hakkı Sezar’a; Mehmet Yılmaz varken Radikal’de şöyle bir şey de oldu: 28 Şubat süreci sonrasıydı, o günlerde Manisa’da işkence gören gençlerle ilgili haber yapmıştık Celal Başlangıç’la birlikte. İşkence davasında polisler beraat etmişti. Haberin nasıl gireceğine dair hiçbir fikrimiz yok. Telefon ettik gazeteye “Mehmet Yılmaz elinde bir copla gazetede dolaşıyor.” dediler. “Tamam, herhalde haber yayınlanmayacak.” dedik. Ertesi gün gazetede haber çıktı “Bu cop hepimize” manşeti ile. Bu yüzakı bir davranıştı.

O günlerde ‘Çevik Bir operasyonu’ olarak adlandırılabilecek bir operasyon oldu gazetede. Gazetenin içi boşaltıldı. Gazete birkaç günde 50 bine yakın okur yitirdi, 40 binlere düştü tirajı, hâlâ oralarda. Gelen tepki fakslarını birleştirseniz buradan (Taksim’den) İkitelli’ye yol olur. Fakat Yılmaz’ın nabza göre şerbet veren bir ‘profesyonel’ olduğu Milliyet macerası ile de görüldü. Sen Ertuğrul Özkök’ü taklit etmeye kalkarsan böyle olur işte. Aslı ne ki sureti ne olsun?

 

“ Yani şimdi vicdanımız temiz mi?…”

B.K.: Yukarıdaki anlamda hakkınızı da yememek gerekiyor, siz ve Ertuğrul Mavioğlu olmasaydı örneğin, ‘hayata dönüş’ adı verilen ve onlarca vatandaşın öldürüldüğü cezaevi operasyonları kamuoyunda ‘doğru’ yankı bulamayacaktı.

A.Ş.: Evet ‘Hayata Dönüş’ Operasyonu… Devletin yoğun baskı uyguladığı günlerdi bu konuda. Televizyoncu arkadaşlar ve olayı bilmeyenler gayet çarpıtarak aktardılar olan biteni… Biz uzun zamandır olayı izliyorduk ve yalan bilgi aktarmadık. Sonra, olaylardan sonra bu konuda haber hazırlayan gazeteciler olarak toplandık. Özeleştiri yapmalıyız nerede hata yaptık ve bu hataları nasıl telafi ederiz diye. O toplantıda arkadaşlar sürekli kendilerini aklamaya uğraştı. Kendilerinin nasıl içlerinin paralandığını ama ellerinden bir şey gelmediğini anlatıp ‘ah şu editörler ve baskıları olmasaydı’ya getirdiler. ‘Sahte oruç kanlı iftar’ diye ironik manşetler atanlar attıranlar oldu o dönemde. Doğru olmasa da olur ne yazsan gidecek bir dönemdi. Ne güzel. Yani şimdi vicdanımız temiz mi? Katledilen bunca insandan sonra rahat uyuyabiliyor muyuz? Uzun lafın kısası o toplantıda da söylediğimi tekrarlayacağım: Bu işi yapıyorsanız, bugünkü koşullarla temiz kalmanız olanaklı değil. Yani kimimiz çok kimimiz az kirli ama temiz değiliz. Sözgelimi ben kirli olduğumu biliyorum, fakat arınmaya çalışıyorum. Derdim haber ve habercilik. Etik koşullara uymak. Evet, bunu övünmek için söylemiyorum, fakat meslekteki çoğu insana göre daha az kirliyim.

 

“Miami’den Villa alanlarımız, uçakla İtalya’dan dondurma sipariş edenlerimiz çoğaldı.”

B.K.: Türkiye Gazeteciler Sendikası?

A.Ş.: TGS’nin 50 yıllık bir geçmişi var. Hataları da olmuştur bu süreçte iyi yanları da. Bunları şu süreçte tartışmak çok yerinde olmaz. Şimdi yapılması gereken bu sektördekilerin sendikal örgütlülüğünü sağlamak. Editoryal bağımsızlık, doğru habercilik, kamuoyu için pozitif fayda sağlamak ve tabi ki sömürülmemek için bu gerekli. Eskiden insanlar işten atılmakla korkutuluyordu şimdi yasal güvence var. Buyrun gelin birlikte mücadele edelim diyoruz.

Sendikacılık tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sıkıntılı bir süreç yaşıyor. Salt ‘ücret sendikacılığı’ yerleşmiş durumda. Halbuki bir sendika bir STK’dir. Siyasi bir yapıdır ve bu konuda mücadele eder. Birçok konuda baskı merkezi olmalıdır tanımı gereği. Ama işin acı yanı, eğer kamu sektörü olmasa Türkiye’de sendikacılık çoktan ölürdü Türkiye’de, sendikalar hükümete göbekten bağlı. Basın sektöründe sendikacılığın yok edilmesi daha doğrusu sektördeki kirlilik ilk Asil Nadir’le başladı bu ülkede. Asil Nadir temiz olmayan ve çokça parayla girdi işe. Gazeteciler yüksek maaşlarla tanıştı böylece. Bu durum göreli bir zenginleşme getirdi ve kirlilik böyle başladı.

Sonra İzmir’den Sabah Grubu geldi, Özal dönemiydi. Teşvik primleri gırlaydı, bu “ödül”ler çarçur edildi. Miami’den Villa alanlarımız, uçakla İtalya’dan dondurma sipariş edenlerimiz çoğaldı. Dondurma uçaktan gazeteye gelene dek eriyordu, buna neden olduğu için suçlanan şoförler işten atıldı. Rekabetin bunca acımasız olduğu bir sektörde Aydın Doğan’ın yapacağı en önemli hamle rakipleri gibi sendikasız işletmelere sahip olmaktı ki bunu yaptı. Aslında, onun da hakkını vermeli, sendika yöneticilerine, “Kardeşim, tamam, ben sendikaya karşı değilim; ama olacaksa her yerde olsun, Sabah’ta da olsun. O zaman ben daha kolay rekabet edebileyim” dediği anlatılır hep. bu olmadı. Sonra ne oldu, Aydın Doğan “Size şu kadar zam fakat ya sendika ile bağınızı koparırsınız ya da benim gazetemle” dedi. Sonra, ucu bugünlere değin uzanan inanılmaz yoksulluk düzeni başladı gazeteciler için.

Diğer yandan bizler bir, iki milyar alırken bir köşe yazarına nasıl ve neden 70 bin Dolar maaş veriliyordu? Herhâlde gazetecilik yaptığı için değil. Aslında şu soruyu da sormalı: Gazetecilik ile hiç uğraşmamış Korkmaz Yiğit gazeteciliğe neden girer? Tabii ki, diğerleri gibi, devlete daha yakın olmak, politikalarda daha etkili olmak için.

B.K.: Gazetelerin, özellikle Doğan grubu gazetelerinin son birkaç yılki bilançolarına bakıldığında, Hürriyet dışındaki gazetelerde pek kâr görünmüyor. Bu durumda gazete çıkarmanın nasıl bir avantajı olabilir bir ‘işadamı’ gözünden?

A.Ş.: Defter kimdeyse o kâr da ettirir, zarar da. İnanmıyorum gazetelerin kâr etmediğine. Bir biçimde para kazanmasa Aydın Doğan Radikal’i neden çıkartsın bunca yıldır?

 

“…“yazamadıkları” için yazamamışlardır, onlara kızmıyorum”

B.K.: Gazeteciler arası dayanışma?

A.Ş.: Şöyle bir üzücü örnek vereyim. 2 Mayıs 2005’te, öğle saatlerinde atıldığımı öğrendim. Olay 3 Mayıs 2005’te kamuoyunda duyuldu. Beni birçok arkadaşım aradı ve üzüntülerini iletti. Çoğu olayı Medyatava’dan duymuştu. Oysa olayı hem Medyatava’ya hem TGS’ye hem de Bianet’e haber etmiştim. Bu durum, bir anlamda bizlerin sektör içi ‘haber’ veren siteleri nasıl da sıklıkla izlediğini gösteriyor. Unutmadan, bu konuda Umur Talu da yazdı. Elbette yazmayanlara ve yazamayanlara kızamıyorum; çünkü benimki haksızlıkları ayyuka çıkarma çabasıydı ve yazamayanlar, “yazamadıkları” için yazamamışlardır, onlara kızmıyorum.

 

“Soros’un yaptığı ile diyelim ki AB fonlarının yaptığı çok farklı değil ki…”

B.K.: Sizin işten çıkartılma haberinizi yayınlayanlardan biri de Bianet oldu. Daha doğrusu hem haber yayınlandı, hem de sizin bir yazınız çıktı orada. Bu yazıları ilettiğim tanıdıklardan biri “Haberi senin gönderdiğini bilmesem Bianet’ten olduğu için okumazdım onu.” dedi. Bianet’e ve Soros’tan destek alan kurumlara, şimdiye değin aktardığınız çerçeve eşliğinde nasıl bakıyorsunuz?

A.Ş.: Soros’u ve yaptıklarını hoş görmek mümkün değil. Fakat şu da var, Soros’un yaptığı ile diyelim ki AB fonlarının yaptığı çok farklı değil ki… Tamam, ben de isterim keşke yapacağım bir projeye örneğin TİHV destekçi olsun, olamaz ki, onlar da desteğe muhtaç. ‘Sivil toplum’ denen şeyi biraz devletlerin denetim aracı hâline getirdiler. Diyarbakır’a gidin, bir sivil toplum çöplüğü ile karşılaşacaksınız. Niye? AB’den bol destek geliyor diye. Vatandaş çamaşırhane açmış, üzerine de pat tabelayı yapıştırmış ‘Kadın için çamaşırhane’ diye, sonra gelsin AB fonları… Yani Avrupa Birliği’nin ya da Aydın Doğan’ın Soros’tan bir farkı yok ki sonuçta. Eğer karşı duracaksanız öyle bir tutarlılık da gerekir.

Öte yandan aldığınız parayı nerede nasıl kullandığınız önemli bu noktada. Bu kurumlar çeşitli fonlar altında para veriyor bunu kimin aldığı ve nereye kullandığı işte bu noktada önemli. Kişisel zenginlik ve çıkar için mi kullanıyorsun yoksa doğru bir şey yapmak için mi bu senin vicdanına kalmış artık Doğru yerde kullanırsan buna da kızmam. Aslında burada ayrım net. Ya hiç bir yerden para almazsın ya da var olan kurumlardan alırsın ve kullanırsın. Çalışıp maaş aldığımız yerler, içtiğimiz sigara kullandığımız mobil telefonlar vs vs vs örnekleri çoğaltmak mümkün. Eğer hayata anarşist bakıyorsak bunu her alanda göstermemiz gerek.

Kişinin kendine fiyat biçmesi ile ilintili biraz da bu tip şeyler. 2000 Kasım krizinden sonra, banka hortumlamaları patlayıp da medyaya da sıçrayınca ciddi bir işsizlik dalgası oldu sektörde. Gazeteciler bir araya gelip bu konuda neler yapabileceğimizi tasarlamıştık. Sabah gazetesinin önüne soba borusu koyarak bir eylem yapılması konuşuluyordu. Ben karşı çıkmıştım, yapılacaksa tüm gazete/banka patronları hedeflenmelidir diye, sonuçta yapıldı o eylem fakat Sabah’ın önünde. Bizimle birlikte olan gazeteci ağabeylerimizden biri bir kurumda fena da maaşı olmayan bir bölümde idi. Bu eylemden sonra müdürlerden biri ona “Ağabey sen niye yer aldın eylemde nelerden vazgeçtiğinin farkında mısın?” demiş. Evet bilmem ne kadar maaştan vazgeçmiş oldu o ağabeyimiz. Onun için önemi yoktu aldığı maaşın doğru bildiğini yaptı sus payını reddetti. İşte çoğumuzun gözünde bu sus payları haksızlıkları ve adaletsizlikleri de sessizlikle karşılamayı beraberinde getiriyor ne yazık ki. Demiştim ya pavyonda çalışan kadınlar gibiyiz…

 

“Çocuğumun patik parası ama size feda olsun”

B.K.: Başarılı olamayan çeşitli bağımsız basın örgütlenmeleri, bağımsız gazete girişimleri konusuna bakışınız?

A.Ş.: Hiç unutmuyorum, Birgün Gazetesinin ilk sayısında Aydın Engin’in yazısında projeye destek veren bir öğretmenden bahsedilmişti. “Çocuğumun patik parası ama size feda olsun” diyerek kendisi için çok ama birleri için hiç olan bir parayı bağışlamıştı Birgün’e. İşte o gazetedeki her bir kuruş harcanırken o patiğin, o öğretmenin ve çocuğunun sorumluluğu duyumsanmalı idi. Duyumsanabildi mi? Sanmıyorum. Bu konularda da artık çok umutlu değilim açıkçası.

Ek: Ahmet Şık’ın kendi kaleminden, Radikal’deki işinden çıkarılma öyküsü için:  http://www.bianet.org/2005/05/03/60398.htm

Kategori: Basın, Genel.

Etiketler: , , ,

Yorumlar için RSS besleme

Yorum Sayısı: 0



Yukarı Çık
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer