Skip to content

Serbest Siyasa Söyleşileri – X: Hasan Tekgüç (*)

Hasan_TekgucAKP iktidara gelirken verdiği sözü tuttu ve sağlık hizmetlerine erişimi hemen herkes için önceden en ayrıcalıklı grup olan Emekli Sandığı ile eşitledi.

AKP, eğitim politikası olarak ne müfredata, ne okulların organizasyonuna ne de öğretmen liyakatine önem veriyor.

Çocuklu ev kadınları TOKİ’lerde ne buluyor? Yani özgürlükçü solcu, Radikal eski yazarı Pınar Öğünç plazadan bakıp müstakil evlere veya “insani” ölçülerde binalarıyla gecekondulara özenirken, niye o “insani” evin içindeki kadınlar sitelerde yaşamak istiyorlar? Tahminimce artık her sabah soba yakmak, soğuk sularla çamaşır/bulaşık yıkamak istemiyorlar. Kalorifer istiyor, musluğu açınca sıcak su istiyor. Karda kışta bile çocuklarına her gün banyo yaptırmak istiyor.

AKP’nin sosyo-ekonomik politikalarına yönelik yaygın ve bildik eleştirilerin niteliğinden ve nesnelliğinden önce ahlaki temeliyle derdim var.

AKP’li siyasetçiler toplumu kategorize ederken ana-akım Amerikalı sosyal bilimciler gibi düşünüyorlar; yani toplumu gelir, meslek ve eğitime göre sınıflara ayırıyorlar… Bu analizin sonuçları olan politikalar da toplumda karşılığını buldu.

AKP’nin söylemde en tutarsız olduğu konu herhalde kadınların toplumdaki konumu: Hem işgücüne katılsınlar, hem üç çocuk doğursunlar; hem üniversiteye gitsinler, hem de ev dışında çay içmek için bile babadan, ağabeyden, kocadan izin alsınlar.

AKP’nin belki Marksist bir sınıf tanımı yok ama bal gibi de sınıf siyaseti yapıyor.

Korkut Boratav Gezi direnişini “olgunlaşmış bir sınıfsal başkaldırı” olarak değerlendiriyor. Eğer Gezi direnişi olgunlaşmış bir sınıfsal başkaldırıysa Soma’dan sonra veya Birleşik Metal-İş grevine destek olarak benzer başkaldırılar ve grevler de görmemiz gerekmez miydi?

Çağlar Keyder’in “Yeni Orta Sınıf” dediği, ana-akım Amerikalı sosyal bilimcilerin deyimiyle üst-orta gelir grubu (upper-middle class)… Benim de gözlemim, bu grubun Gezi protestolarına nüfusa oranından daha ağırlıklı olarak katıldığı. Ama Gezi’nin çoğunluğunu oluşturduklarından da emin değilim.

***

Serbest Siyasa Söyleşileri’ne iktisatçı akademisyen Hasan Tekgüç ile devam ediyoruz. Özgeçmişini söyleşinin sonuna eklediğimiz Hasan’ın Kıbrıs’tan İstanbul’a, İstanbul’dan ABD’ye ve ABD’den Mardin’e uzanan ilginç ve dinamik bir yaşam öyküsü var. Biz onu çalışmalarını ve görüşlerini eldeki verilere dayandırmaya özen gösteren, nesnellikten ödün vermeyen bir arkadaşımız olarak tanıdık, sevdik ve saydık. Hasan’dan AKP’nin sosyo-ekonomik politikalarını irdelemesini ve tartışmasını rica ettik; ortaya kapsamlı ve derinlikli bir söyleşi çıktı. AKP’nin sosyal yardım politikalarından, eğitim, sağlık ve konut alanlarında yaptıklarına; “sınıf” meselesinin çeşitli boyutlarından toplumsal ve siyasal muhalefetin eksikliklerine; arsa rantı meselesinden Gezi direnişine ve Korkut Boratav ile Çağlar Keyder’in Gezi’yi ele alışlarına kadar birçok konuda yeniden düşünmemize yol açabilecek önemli ve anlamalı saptamlar ortaya koydu Hasan; sağ olsun, var olsun.

***

Serbest Siyasa (SS): Merhaba Hasan, söyleşi önerimizi kabul ettiğin için teşekkür ederiz. AKP’nin sosyo-ekonomik politikaları üzerinde düşünen ve yazan bir iktisatçı ve akademisyen olduğunu biliyoruz. AKP’nin sosyo-ekonomik politikalarını, AKP’nin seçim başarılarıyla ilişkilendirerek nasıl değerlendiriyorsun? Örneğin, AKP’nin sosyal yardım politikalarıyla başlayabilirsin.

Hasan Tekgüç (HT): Bana bu fırsatı verdiğiniz için teşekkürler. Böylece ben de fikirlerimi toparlayabildim. AKP’nin sosyal yardım politikaları konusunda söylemek isteyebileceğim her şeyi aslında Ahmet İnsel geçenlerde yazdı.[1] Ben de kendi görüşümü o yazıya dayanarak özetleyeyim: AKP’nin ve genel olarak sağcıların ütopyası mutlak yoksulluğu azaltıp fırsat eşitliğini sağlamaktır. AKP’nin sosyal yardımlarını bu pencereden okursak daha kolay anlamlandırırız. Ayni yardımlar olan gıda yardımları ve kömür yardımları yoksullar aç ve soğukta kalmasın diye veriliyor. Valilik ve kaymakamlıklar aracılığıyla lise ve lise altı yoksul öğrencilere (okula devam ederlerse) verilen şartlı nakit transferi ve üniversitelilere verilen burslar da fırsat eşitliği penceresinden bakınca anlam kazanır. Ek olarak diğer önemli sosyal yardımlar da şunlar: Engelli yakınlarına bakanlara (yani 400 binden fazla kişiye) verilen ve engellilerin fırsatlarını artıran bakım aylığı ve 65 yaş üstünde olup hiç bir emeklilik gelirine sahip olmayanlara verilen yaşlılık aylığı. Dolayısıyla, TÜİK’in çok eleştirilen istatistiklerinde mutlak yoksulluğun azalması şaşırtıcı değil, çünkü 2002 öncesine göre bu tip yardımların miktarı epeyce artmış durumda. Ama Gini katsayısı ile ölçülen gelir dağılımındaki eşitsizlikte veya medyan gelirin yarısının altında kalanların oranı ile ölçülen göreli yoksullukta pek bir iyileşme yok. TÜİK verilerinde de bunlarda azalma görülmüyor. Ama AKP’nin de, dünyadaki sağ partilerin de gelir ve servet eşitsizliğini azaltmak gibi bir dertleri yok, olsa sağcı olmazlardı.

SS: AKP’nin sağlık politikaları için ne dersin?

http://i.huffpost.com/gen/1838066/thumbs/o-CARTOON-facebook.jpg adresinden alınmıştır.

HT: 2004-2008 arasındaki reformlarla sağlığa erişimin nüfusun %90’ının üstüne çıkması, AKP iktidarının en önemli başarısıdır [Sayıları sevenler için detaylı veriler şurada: EK1_saglik (1) ]. Peki, sağlık hizmeti üretimi gibi kalifiye emek gereken bir alanda 6-7 yıl içinde arz nasıl oldu da %100 kadar arttı? Bu artış, çoğunlukla mevcut personelin daha fazla ve daha yoğun çalıştırılmasıyla mümkün oldu. Peki, personel daha fazla ve daha yoğun çalışmaya nasıl ikna edildi? Performansa göre ödeme yani doktorlara birim kaşe başına ödeme yaparak. Diğer bir deyişle, doktorlara aylık toplamda (birim başına değil) daha fazla ödeme yaparak. Performansa göre ödeme “5-dakikalık muayene”, “günde 100’lerle hasta gören hekimler” gibi haberlerin sebebidir. Ama sonuçta AKP iktidara gelirken verdiği sözü tuttu ve sağlık hizmetlerine erişimi hemen herkes için önceden en ayrıcalıklı grup olan Emekli Sandığı ile eşitledi.

2011’den beri ise AKP sağlık reformlarında tıkandı, çünkü neo-liberal ideolojisinin çıkmazına saplandı. Sağlık hizmeti üretiminde özel sektörü harekete geçirip rekabeti de artırması beklenen performansa göre ödeme, özel sektörü de kamu hastanelerini de harekete geçirdi. Ama artan rekabet toplam maliyetleri düşürmedi, üstelik aşırı ve gereksiz tedaviyi de tetikledi. Sağlık hizmetleri üretiminde rekabet maliyetleri düşürmez, artırır. ABD sağlık sistemini izleyenlerin en az 30 yıldır bildikleri bir gerçek bu. AKP, önce Genel Sağlık Sigortası (GSS) uygulamasıyla artan harcamaları sigortasız çalışanlara yıkmaya çalıştı. GSS’nin tasarımındaki yanlışlıktan ötürü ölü doğduğu belliydi, ama bu uzun hikâye; nitekim hâlihazırda prim de toplayamıyorlar[2]. Şimdi de kamunun üstündeki artan maliyetleri kısmak için SGK son 1-2 senedir ilaç ve tedavi alımlarında fiyat dikte ediyor (“global bütçe”, “referans fiyat” vs.). TOBB Üniversitesi’nden Güven Sak’ın tespitini biraz abartırsak, AKP’li sağlıkçılar akşam yatağa başlarını koyduklarında hâlâ daha neo-liberal fanteziler görüyor olabilirler; neo-liberallerin de ütopyası var! Ama gün içinde 30’ların CHP’si gibi davranıyorlar.

karikatur_dindar_nesilSS: AKP’nin eğitim politikaları da çok tartışılan bir konu…

HT: 2000-2012 döneminde Türkiye’de orta ve lise düzeyinde net okullaşma oranı arttı ve kız erkek öğrenci okullaşma oranı arasındaki fark azaldı. 2000 itibarıyla ilkokullaşma oranı zaten %100 civarındaydı. Ayrıca okullaşma oranındaki bölgeler arası farklılık da azaldı. Öğretmen başına düşen öğrenci sayısı azaldı. Ayrıca 2004-2012 arasında 2 yıllık, 4 yıllık yükseköğretim ve açık öğretim mezunu sayısı neredeyse ikiye katlandı. Yükseköğretim diplomalı kadın sayısı daha da hızlı arttı, 2004’de 1.2 milyondan 2012’de 2.8 milyona… (EK2_egitim).

Ancak eğitime erişimdeki artıştaki başarı, eğitim kalitesinin artırılmasında gösterilmedi. AKP’yi kendi koyduğu hedeflerle yargılayalım: Orta gelirli bir ülke olarak dünyanın teknikeri, ara mal üreticisi olmak hedefi AKP’li bir bakan tarafından açıklandı. Bu açıklamanın pek çok velinin isteğini, yani iş hayatında aranan donanımlara sahip olacak gençlerin yetiştirilmesi isteğini yansıttığına inanıyorum. Bu vizyonda eğitim sisteminden beklenen, öyle yaratıcı, bağımsız ve eleştirel düşünce gibi şeyler değil. Beklenen, teknik bir problemi analiz edip çözebilen ve dünya ile iletişime geçebilen yeni nesiller yetiştirilmesi. Tekil bir örnek olacak ama 2000 sonrasında büyüyen önemli bir sektörü ele alalım: Güneş paneli.[3] Son birkaç yıldır güneş panelinde üretim, öncü olan ABD, Almanya, Güney Kore, Japonya ve Çin gibi teknoloji sahibi ülkelerden Malezya’ya doğru kaymakta. Niye Türkiye’yi pas geçiyorlar? Referansını verdiğim yazıya göre, bu şirketlerin üretim üssü olarak Malezya’yı seçmesi için 3 neden var: 1) İletişim kuracak kadar İngilizce bilen, biraz programlama yapabilen ve 750 dolara işe başlamaya razı olan bol miktarda genç mühendis, 2) Bedava arazi, 3) Vergi muafiyeti. 2 ve 3 kolay, zaten Türkiye’nin teşvik yasalarında da var. Mesele ilk koşulda… MEB’in müfredatına göre her öğrenci liseden intermediate yani orta seviyede İngilizce bilerek mezun oluyor; gülüyorsunuz değil mi? Bunun üstüne, on binlerce mühendis adayı bölüm ayrımı olmaksızın programlama öğrenseler… şimdi de gülmekten yerlerde yuvarlanıyorsunuz, ülke olarak güneş enerjisi sektörüne adım atabileceğiz.

AKP, eğitim politikası olarak ne müfredata, ne okulların organizasyonuna ne de öğretmen liyakatine önem veriyor. Solcu öğretmenler her zaman, cemaatçi ve milliyetçi öğretmenler bazen ayrımcılığa uğruyor ve terfi ettirilmiyor. Türkiye’de eğitim yılı görece kısa olmasına rağmen müfredata durmadan yeni konular eklenirken (çeşitli dini dersler vs.), Türkçe, Matematik ve İngilizce derslerinin öğretilmesindeki eksiklikler giderilmiyor. Hem de Kur’an-ı Kerim, Hz. Muhammed’in hayatı yıllardır yaz döneminde Diyanet tarafından organize edilen kurslarda verilmesine rağmen…

Türkiye’nin 4+4+4 sistemine niye geçtiği belirsiz. Özellikle ilkokulun niye 4 yıl olduğu belli değil. 2012’deki tartışmaları hatırlarsanız 4+4+4’ün AKP’nin eğitimci kanadının fikri olmadığını hatırlayacaksınızdır. Açık açık ifade edeni duymadım ama bence gerçek neden muhafazakâr ailelerin kız çocuklarının ergenliğe girmeden ortaokula gitmelerini fırsat verip, kapanmalarının yolunu açmaktı. Geçenlerde galiba öğrenci kıyafet yönetmeliği de değişti; artık isteyen 6 yaşındaki çocuğunu da örtüp okula gönderebiliyor. Dünyanın sonu da gelmedi ama 10-11 yaşında, soyut düşünmeye hazır olmayan çocukları ortaokula gönderdiğimizle kalakaldık.

Lafı daha fazla uzatmayayım… AKP aynı sağlık politikasında olduğu gibi eğitime ayrılan kaynakları ve dolayısıyla da erişimi artırdı. Ama artık İslamcı ideolojisinin sınırına ulaşmış durumda ve kendi koyduğu hedeflere bile ulaşamıyor. Eğitim sistemi ucuz ve kalifiye eleman yetiştiremiyor. İngilizce bilip, kod yazıp, bir problemi analiz edip, inisiyatif alıp çözüm üreten genç mühendisler kesinlikle 2000 TL’ye çalışmıyorlar; öyleleri zaten Türkiye’de hâlâ daha tek tük…

SS: Konut politikası ve TOKİ konularında gözlemlerin neler?toki

HT: Emlak araştırdığım bir alan değil, sadece genel iktisat bilgimi gözlemlerimle birleştirip birkaç spekülasyon yapabilirim. Hükümetin emlak sektöründeki direkt aracı TOKİ; ayrıca 2B ve diğer şehircilik yasalarıyla konut alanına etki edebiliyor. Benim gözlemlediğim, TOKİ’nin iş planı büyük kentlerde büyük rant potansiyeline sahip kamu arazilerini özel sektör ile ortak projelendirip, oradan elde ettiği rantla da küçük kentlerde mütevazi ve çirkin siteler yapmak; ama bu konuda yanılıyor da olabilirim. Küçük şehirlerdeki sitelerden TOKİ’nin pek kâr ettiğine inanamıyorum. Bu mütevazı siteler kime hitap ediyor? Harran Üniversitesi’nden Abuzer Pınar bir sunuşunda TOKİ’nin yoksulların ev sahipliğini artırmadığını saptadıklarını ifade etmişti; bu çalışma sanırım henüz yayımlanmadı. Daha sonra Ali Babacan da aşağı yukarı şöyle bir şey söyledi: “Geliri düzensiz olan veya asgari ücretle geçinenler, çok cüzi de olsa nasıl ev kredisini ödesin ki?” Bu, malumun ilamıydı. Yani taşradaki TOKİ evleri alt-orta ve orta sınıfa hitap ediyor. Peki, bu insanlar taş evlerini veya gecekondu da olsa bahçeli müstakil konutlarını bırakıp neden TOKİ’lere ve benzerlerine taşınıyorlar? Erkek komşularıma göre “hep garılar yüzünden”. Kadın komşular tabii ki benimle konuşmuyor. Eski evini satıp apartmana taşınmaktan memnun bir tane Mardinli erkekle tanışmadım. Öyleyse çocuklu ev kadınları TOKİ’lerde ne buluyor? Yani özgürlükçü solcu, Radikal eski yazarı Pınar Öğünç plazadan bakıp müstakil evlere veya “insani” ölçülerde binalarıyla gecekondulara özenirken, niye o “insani” evin içindeki kadınlar sitelerde yaşamak istiyorlar? Tahminimce artık her sabah soba yakmak, soğuk sularla çamaşır/bulaşık yıkamak istemiyorlar. Kalorifer istiyor, musluğu açınca sıcak su istiyor. Karda kışta bile çocuklarına her gün banyo yaptırmak istiyor.

Büyük kentlerdeki rant meselesine Gezi’yle ilgili soru sorarsanız orada değinirim…

SS: Sorarız tabii… Sosyo-ekonomik politikalar konusunu toparlayacak olursak, sonuçta AKP’nin sosyo-ekonomik eşitsizlikleri azalttığı görüşüne katılıyor musun, katılmıyor musun? Muhalefet partilerinin bu konuda AKP deneyiminden çıkarması gereken dersler var mı?

HT: 2000 yılı itibariyle Türkiye’nin önünün tıkandığı alanlarda, özellikle de sağlık, sosyal yardım ve kentsel dönüşüm alanlarında AKP iktidarının önemli atılımlar yaptığını ve ciddi bir dönüşüm sağladığını düşünüyorum. Eğitimde ise görece daha başarısız bir performans sergiledi; ayırılan kaynakları artırmasına rağmen eğitim kalitesinde bir dönüşüm sağlayamadı. Üstelik anaokulu meselesinde epeyce adım atılmıştı; 2011 itibarıyla %50’ye yakın anaokullu oranına ulaşılmştı; ama 2012’deki 4+4+4 furyasında bu harcanan çabalar bir kenara atıldı. Yukarıda belirttiğim gibi, gelir eşitsizliğini düzeltmede, ne AKP’nin ciddi bir iddiası, ne de TÜİK’in bu konuda bir bulgusu var. Muhtemelen 2009 krizinden beri de gelir eşitsizliği bozuluyordur. Ama daha geniş bir “dirlik” (well-being) penceresinden bakınca, AKP döneminde sosyo-ekonomik eşitsizliklerin azaldığını düşünüyorum. Dolayısıyla, AKP’nin Türkiye siyasetinde meşru bir aktör olduğu konusunda en ufak bir şüphem yok.

AKP’yi meşru bir odak olarak gördüğüm için muhalif partilerin de bu alanlarda AKP’nin topu getirdiği yerden daha da ileriye taşıyacakları konusunda yoksul ve alt-orta kesimleri ikna etmeleri gerektiğine inanıyorum. Bu alanlar dışında ise ille de böyle düşünüyor değilim. Örneğin, Ortadoğu politikası, toplumsal cinsiyet, polis şiddeti ve bunun gibi alanlar…

Sonuçta, AKP’nin 2011’den beri sosyo-ekonomik reformlar konusunda tıkandığını düşünüyorum. Sağlık ve eğitim alanında erişim arttıktan sonra: 1) Eğitim kalitesinde, AKP’nin kendi koyduğu hedeflerle bile ölçersek, pek bir başarı yoktur, 2) Sağlıkta erişimi ciddi bir şekilde artırmada kritik rol oynayan performansa göre ödeme sistemi, öngörüldüğü gibi, aşırı tetkik ve tedaviyi tetikleyip maliyetleri şişirmeye ve bütçeyi zorlamaya başladı, 3) Sosyal yardımlar muhtemelen artmakta olan gelir eşitsizliğine etki edemiyor, 4) TOKİ ve özel müteahhitlerin diktiği siteler, geride kalan alt sınıfa hitap etmiyor.

SS: Peki, AKP’nin sosyo-ekonomik politikalarına yönelik yaygın ve bildik eleştirilerin niteliğine ve nesnelliğine ilişkin söylemek istediğin bir şey var mı?

HT: Eleştirilerin niteliğinden ve nesnelliğinden önce ahlaki temeliyle derdim var. En iyi bildiğim alan sağlıktan örnek vereyim: AKP’nin Sağlıkta Dönüşüm Programı’na (SDP’ye) karşı muhalefetin temel bilgi kaynağı Türk Tabipler Birliği (TTB). Dolayısıyla da eleştiriler genellikle TTB perspektifinden yapılıyor; doktorların çok uzun çalışma saatleri, saldırıya uğramaları vs. Bunların hepsi de gerçek problemler. Ama AKP sağlık hizmetlerine erişimi herkese yaymak için reformlar yaparken, muhalefet hâlihazırda ayrıcalıklı erişimi olanların, mesela Emekli Sandığı mensuplarının haklarını savunuyor ya da doktorlar daha fazla çalışacak ve tam gün yasası gibi nedenlerle ayrıcalıklı memur statülerini kaybedecekler diye veryansın ediyor. Hem de performansa göre ödeme sistemi ile özellikle uzman doktorların geliri ve pazarlık gücü iyice artmışken… Tabii ki elitlerin de şikâyetlerini dile getirme ve temsil edilme hakları var. Ama yoksul ve alt-orta sınıfların sağlık hizmetleri erişimi ile en yüksek gelirli, en prestijli meslek grubunun zorlaşan çalışma koşullarının önemi birbirine denk değil. Ama benim gibi düşünmeyenler, yani “ateş düştüğü yeri yakar, acılar karşılaştırılmaz” diye düşünenler bile elitin yanında durup seçim kazanmayı beklemiyorlardır herhalde. Benzer bir argüman kentsel dönüşüm için de öne sürülebilir. Kaloriferli, depreme dayanıklı apartmanların savunuculuğunu TOKİ’ye kaptırdıktan sonra SİT alanları, kamusal alanlar vs. hakkında yapılan haklı tespitler de pek alıcı bulmuyor. Kısacası, yoksulları makarna ve kömür karşılığında oy satmakla itham edenlerin, pozisyonlarının ahlaken ne kadar sorunlu olduğunun farkında olmadıklarını düşünüyorum. Ama çoğunluk farkında ve muhalefet önceliklerinin sırasının hesabını sandıkta veriyor.

Breaking-Bad-HeisenbergSS: AKP’yi hedefleyen eleştirilerin niteliğine ve nesnelliğine ilişkin bir şey söylemeyecek misin?

HT: Söyleyeyim. Örneğin, son 10 yılın Türkiye’si için dillendirilen bazı eleştirilere bakalım:

(A)Güvencesiz işlerde çalışanların oranı artmakta,

(B)Çalışma saatleri uzamakta,

(C)Sefalet artmakta,

(D)Kanser oranında patlama var,

(E)  Sigortalı işlerde çalışan kadın ve erkekler arasındaki maaş makası, erkekler lehine açılmakta.

Bunlardan sadece (E) şıkkı doğru. Diğerleri yanlış veya yanıltıcı… (A) ve (B) yanlış çünkü Türkiye’de bazı meslek gruplarında çalışanların durumu nispeten kötüleşse de (misal gazeteciler), genel olarak tüm işgücünde sigortalı oranı artıyor. Yine, daha önce değindiğim ayrıcalıklı zümredeki göreli kötüleşmeden gözü kamaşıp geneli görememe durumu var. Beyaz yakalıların toplam çalışanlar içinde oranı arttıkça, çalışma koşulları ortalamaya yakınsamakta (hâlâ ortalamadan daha iyi). Pek çok yorumcu da bundan yanlış bir şekilde ortalamanın düştüğü sonucunu çıkartıyor. Ayrıca üniversite mezunları için ortalama çalışma saati de 2004-2011 arasında azalıyor (Bununla ilgili çalışmamız yazım aşamasında, gün yüzü görmeye henüz hazır değil, ama betimsel istatistiklerimize güveniyorum). (C) şıkkı yanıltıcı, çünkü bunu savunanların gözlemleri genelde göreli yoksulluktaki ve eşitsizlikteki artışa odaklanırken, kullandıkları kavram yani “sefalet” mutlak yoksulluğa göbekten bağlı bir kavram. Bu gün İstanbul’da yaşayan bir liselinin akıllı telefonu yoksa okuldaki muhabbetin dışında kalır ve dışlanır; göreli olarak da yoksuldur. Ama o gencin karnı toksa, üstü başı da düzgünse ona Türkçede “sefil” denmez. (D) şıkkı da yanıltıcı, çünkü Türkiye’de yaşlanan nüfusla beraber kanserli sayısı da hızla artıyor, ama yaşa göre düzeltilmiş kanserli oranında (“insidans”) patlama falan yok; dilerseniz “Sağlık İstatistik Yıllığı 2013” diye aratıp bakın. Bu oran, kadınlarda azar azar artarken erkeklerde azalıyor (Akciğer kanseri “insidansı” 2007’de zirve yaptıktan sonra düşmekte). Televizyonlar “seviye” ve “oran” arasındaki farkı bilmeyen tıp profesörleriyle dolu. AKP iktidarının başlarında görülen hızlı artışın nedeni sağlık sistemine erişimin artmasıyla tanı sayısının artması; 2007’den sonra kanser “insidansı” azar azar dalgalanıyor. Zaten, (A), (B) ve (D) şıkları iktidardaki partinin pek etkileyebileceği hususlar değil. Üçünün de kolay kolay değiştirilemeyen uzun vadeli yapısal nedenleri var. (C)’deki azalmanın ise iktidarın politikaları sonucu olduğunu başta belirttim. (E)’de sözünü ettiğim kadın ve erkek maaşları arasındaki fark ise dünyanın aksine Türkiye’de (kadınlar aleyhine) açılmakta ve özellikle üniversiteli kadınların çoğunun kamuda çalıştığını göz önünde bulundurursak bunda iktidarın doğrudan rolü var.

SS: AKP’yi hedefleyen yaygın ve bildik eleştirilerin AKP’yi veya Türkiye’deki siyasal düzeni dönüştürebileceğini düşünüyor musun?

HT: AKP’yi yapıcı eleştiriler veya herhangi başka bir şey dönüştürür mü, bilemem. Daha önce söylediğim gibi, konuştuğumuz dört alanda 2011’den beri reform üretmede tıkandıklarını düşünüyorum. Ülkede sosyal adaleti geliştirecek yeni bir hareket çıkar mı? Çıkarsa bu neo-AKP mi olur? AKP’den ayrılan yeni bir sağ parti mi olur? Yoksa AKP’nin sağlık, eğitim, sosyal yardım ve konut alanlarında yaptıklarını reddetmeyip iyileştirmeye talip bir merkez sol parti mi olur, bilemem.

Şimdiye kadar anlaşılmıştır herhalde ama yine de açık açık söyleyeyim: AKP’li siyasetçiler toplumu kategorize ederken ana-akım Amerikalı sosyal bilimciler gibi düşünüyorlar; yani toplumu gelir, meslek ve eğitime göre sınıflara ayırıyorlar. Bu ayrıma göre, en altta sosyal yardımlar olmasa aç ve açıkta kalacak olan mutlak yoksullar var. Bunlardan sonra, Amerikalıların working poor (çalışan yoksul) dediği ve hastalık gibi herhangi bir terslikte yoksul sınıfına düşmeye aday, çalışırsa yiyen çalışmazsa aç kalacak alt-orta sınıf geliyor. Orta sınıf, herhangi bir terslikte bir süre çalışmadan idare edebilecek birikime sahip olan bir grup; taşra memurları vb. Üst-orta sınıf ise orta sınıfın daha eğitimli olanı, daha prestijli mesleklerde çalışanı ve daha fazla kazananı. En üstte de elit kesim yer alıyor; akademisyenler, doktorlar vs. Dikkat ederseniz bu tanımda kapitalistler yok. AKP bu dünya görüşü çerçevesinde sağlık, eğitim, sosyal yardım ve barınma politikalarını tasarlayıp alttaki üç grubu kendine hedef kitle seçmiş durumda. Bu analizin sonuçları olan politikalar da toplumda karşılığını buldu.

SS: Malum, AKP’yi eleştirenlerin önemli bir kısmı meseleyi “gericilik” üzerinden tartışageldiler. AKP gerici mi sana göre?rizede-gerici-egitime-hayir-aciklamasi-sirasinda-gerginlik-4486

HT: AKP’nin içinde Türkiye’deki günlük kullanımı manasıyla “gerici” kesimler vardır, ama bu grubun ne partiye dinamizmini veren çevrelerde ne de partinin tabanında önemli bir yer tuttuğunu düşünmüyorum. Dolayısıyla, pek üstünde durduğum bir konu değil. Türkiye’de gericilik arttı diye endişelenenlerin tespitlerinin hatalı olduğuna inanıyorum. Yani gericilikle özdeşleştirdikleri başörtüsünün kent merkezlerinde giderek daha görünür olmasını, toplumda gericiliğin artması diye algılıyorlar. Türkiye hep böyle bir yerdi, sadece kadınların çoğu evinde ve köyünde görünmez olarak yaşıyordu. Alternatif hipotezim, Türkiye’nin çok hızlı modernleştiği… Ve AKP’nin Milli Görüş kökenli liderlerinin kadın konusunda artan anti-modern söyleminin de bu hızlı modernleşmeye tepki olduğunu düşünüyorum. Öyle toplumu dönüştüren ‘gerici’ bir ajanda yok, önlenemeyen bir dalga karşısında çırpınış var. AKP’nin söylemde en tutarsız olduğu konu herhalde kadınların toplumdaki konumu: Hem işgücüne katılsınlar, hem üç çocuk doğursunlar; hem üniversiteye gitsinler, hem de ev dışında çay içmek için bile babadan, ağabeyden, kocadan izin alsınlar. Örnekler çoğaltılabilir…

SS: AKP’ye karşı muhalif tavır oluştururken “dinci gericilik-laik ilericilik” zıtlığını ana hat olarak belirlemenin laikliğin korunmasına ve mevcut toplumsal kutuplaşmaya nasıl bir etkisi oluyor sence?

HT: HÜDA-PAR gibi gerçekten anti-modern hareketlerin en muhafazakâr illerde bile hiçbir iktidar şansı yokken, söyleminde laiklik-ilericilik savunuculuğunu birinci sıraya koyan partilerin ve diğer siyasal oluşumların toplumun çoğuna sadece 2000’ler öncesi kötü günleri hatırlattıklarını düşünüyorum. Örneğin, laiklik savunuculuğu yapmanın daha etkin yolu, anaokulunu bedava ve zorunlu hâle getirmek için uğraşmaktır. Örneğin, tıbbi verilerin kişiselliği üstünde diretmek de laiklik savunuculuğudur.

Ayrıca, Türkiye’deki muhafazakârların en ‘gerici’ oldukları konularda bile “istemem ama yan cebime koy” tavrı bana daha ilginç geliyor. En bariz örnek herhalde evrim teorisi karşıtlığı… Türkiye’de önemli bir çoğunluk hem evrim teorisinin yalan-yanlış bir ateist komplosu olduğuna inanır, hem de evrim teorisinin meyvesi olan modern tıbbı ister. Başta da söylediğim gibi, AKP hükümetinin en büyük başarısı modern tıbba daha önce erişimi olmayanlara veya kısıtlı erişimi olanlara bu erişimi sağlamasıdır.

SS: AKP’yi yerenler bir yana… AKP’yi övenlerle ilgili ne düşünüyorsun?

Onlar da çoğunlukla yanılıyorlar. AKP’nin belki Marksist bir sınıf tanımı yok ama bal gibi de sınıf siyaseti yapıyor. Herkesi kucakladığı falan da yok. AKP iktidarda kalma başarısını başörtüsü konusundaki cesaretine borçlu değil. İlk on sene bu konuda sadece laf ebeliği yaptılar. AKP iktidarını “esmer” vatandaşın kendisine benzer insanları iktidarda görmek istemesine de borçlu değil. AKP sağ elitle olan yakınlığını hiçbir zaman saklamadı. AKP iktidarını Ortadoğu politikasına, “stratejik derinliğe”, Müslüman dünyanın liderliğine de borçlu değil. Kısacası, ne sağcı ne solcu post-yapısalcıların sınıf-ötesi siyaset, kimlik siyaseti gibi argümanlarına ikna olmuş değilim. Türkiye’de temsili demokrasi ve siyaset hâlâ günlük ekonomik sorunlar (bread and butter issues) üzerinden yürüyor.

SS: AKP’nin yolsuzluk, protesto ve grev hakkı, bireysel özgürlükler ve insan hakları gibi alanlarda çok kötü bir gidişatın öznesi olduğuna ilişkin yaygın bir görüş var. Bu yanlış bir görüş mü?

HT: Yaygın görüşe katılıyorum. Yukarıda tartıştığımız sosyo-ekonomik alanlar ve makroekonomik istikrardan dolayı birikmiş sermayesi olmasa, AKP bu konularda bu kadar kötü bir performansla bugüne gelemezdi. Bu konularda söyleyecek pek orijinal bir sözüm yok açıkçası.

20140109-economist-akp-ampul-karikatür-bw-2SS: En azından yolsuzluk meselesine biraz değinsen… Ne oldu da yolsuzluklar bir anda 2013’te patlak verdi?

HT: Pek bilmiyorum, aklıma gelen muhtemel nedenleri rastgele sıralayayım: Biraz hep vardı da görünmüyordu galiba; sonra ‘paralel’ kavga çıktı ve kirli çamaşırlar ortaya döküldü. Bir de giderek “İlelebet iktidarda kalacağız”, “Ne yaparsak yanımıza kâr kalacak” özgüveni gelmiş olabilir. “Mutlak güç mutlaka yozlaştırır, yolsuzlaştırır” ilkesi doğru herhalde.

SS: AKP’nin 2011’den itibaren sosyo-ekonomik reformlar konusunda tıkandığını vurguladın ısrarla. Bu tıkanma konusunu biraz daha açsan… Tam olarak niçin tıkandı AKP? Bir de, yolsuzlukların patlak vermesi bu tıkanmayla ilişkili olabilir mi?

HT: Aklıma ilk şunu söylemek geliyor: Arap Baharı ile AKP üst yönetiminin önceliği dış politikaya kaydı; ondan da bu teferruatlı reformlarla uğraşmaya zaman bulamadılar. Ama düşündükçe bu açıklamaya ikna olamıyorum. Galiba daha basit bir açıklama var: İktidar yorgunluğu. 2002’de iktidara gelindiğinde elde hazır fikirler, bu fikirleri hayata geçirmek isteyen bir kadro ve uygulamaya geçmek için de mecliste çoğunluk vardı. Ama en baştaki kadrolar yorulup yerlerine yenileri geçtikçe aynı performansı tutturamadılar. Google’da arama kutusuna “Recep Akd…” yazmaya başlayın, altta ilk çıkan öneri “Recep Akdağ nerede”. Hakikaten nerede? 3-dönem kuralı dolayısıyla milletvekili olamayacak olsa da, Türkiye tarihinin en başarılı bakanlarından birisi niye partisi için çalışmıyor? O kadar emek verilen anaokullaşma tamamlanmadan bunu yarıda bırakıp, Milli Eğitim Bakanlığı’nın enerjisini tali meseleler olan Fatih Projesi’ne, dershanelere vs. kanalize etmek niye? Belki işin içinde biraz da mutlak iktidarı korumak için tek becerisi “Evet-efendim-sepet-efendim” olanlara muhtaç olmuş olmak da vardır.

SS: Gezi direnişi hakkında ne düşünüyorsun?

HT: Bu soruya yanıt vermeye büyük şehirlerdeki arsa rantı meselesiyle başlayayım. AKP’ye eleştirel yaklaşan kesimlerde, kentlerdeki arsa rantının AKP’nin spesifik politikalarından dolayı ortaya çıktığı hususunda çok geniş ve de yanlış bir kanı var. Yapılaşması coğrafi veya kanuni olarak sınırlı her kentte arsa rantı olacaktır. Londra ve Paris gibi yasal olarak sınırlı şehirlerde arsa rantı kendini aşırı yüksek kiralar olarak gösterir. İstanbul özelinde ise hem hızlı nüfus artışı var, hem demografik değişim dolayısıyla azalan hane büyüklüğü var, hem coğrafi kısıtlar var, hem de şehrin zenginleşmesi var. Bunların hepsi de arsa rantı yaratacak. Esas mesele, İstanbul’da arsa rantının ortaya çıkıp çıkmayacağı değil, rantı kimin ele geçireceğidir. Eğer belediye Sulukule’deki evleri yeniden yapar ve tapuları karşılıksız olarak Sulukule’nin Roman ahalisine verirse, rantı Roman ahali ele geçirmiş olur. Eğer belediye tapuyu elinde tutup Sulukule’deki yeni evleri piyasa fiyatından kiraya verirse, rantı kamu ele geçirmiş olur. Eğer belediye/TOKİ kentin ortasındaki değerlenme potansiyeli yüksek arazileri avantajlı koşullarla müteahhitlere devrederse, bu sefer de arazi rantının çoğunu belediyeye/TOKİ’ye yakın özel şahıslar ele geçirmiş olur. İstanbul’da en yaygın gözlenen, son söylediğim olasılıktır. Özel kişilere yansıyan rantı vergilendirmemeyi seçmemek de bir siyasi tercihtir. Buna ek olarak 2B yasası da kamunun kaynaklarına dokunmadan, özel sektörü harekete geçirip İstanbul’un yapı stokunu dönüştürecek şekilde tasarlanmıştır. Hem belediye/TOKİ-müteahhit işbirlikleri, hem de 2B tipi kentsel dönüşüm doğrudan kamu yatırımı olmadan özel sektör eliyle İstanbul yapı stokunun yenilenmesine yol açtı. Aynı zamanda, tasarımları gereği bu politikalar parselin %100’üne ve olabildiğince yüksek yapılaşmaya da yol açtı ve açacak da… Çünkü satılamayacak/kira getirmeyecek her metrekare (kaldırım, park yeri, çiçek tarhı vs.) müteahhit için kaçırılmış bir fırsattır. Yani İstanbul’un yeşil alansız ve trafiği iyice azdıracak bir şekilde kentsel dönüşümden geçmesi, AKP’nin seçtiği spesifik kentsel dönüşüm politikalarının sonucudur. Dolayısıyla, İstanbul’un en görünen yerinde son kalan yeşil alanı da inadına betona dönüştürmeye çalışınca protestoların olması iktidarın politikalarının doğrudan sonucudur. Polis şiddeti ve tahrik edici söylemiyle protestoları isyana dönüştüren de iktidar partisidir. Trafik, yeşil alansızlık, buyurgan söylem ve Türkiye’deki şekliyle polis şiddeti belli sınıflara özel dertler olmadığından değişik sınıflardan insanların protestolara birlikte katılmasında bir gariplik de görmüyorum.

SS: Korkut Boratav’ın söylediği gibi “olgunlaşmış bir sınıf hareketi” miydi Gezi? Yoksa, Çağlar Keyder’in söylediği gibi bir “yeni Geziorta sınıf” hareketi miydi?

Hem Korkut Boratav[4] hem de Çağlar Keyder[5] Gezi direnişine katılanların profilinden hareketle Türkiye’nin dönüşen sınıf profili üzerine analiz ve spekülasyon yapıyorlar. Boratav ortodoks Marksist anlayışla, üretim ilişkileri üzerinden sınıf tanımı yapıyor. Bu başlangıç noktasından sonra ulaştığı sınıflamalar da ortodoks Marksist teoriye uygun. Sonuçta Gezi direnişini “olgunlaşmış bir sınıfsal başkaldırı” olarak değerlendiriyor. Eğer Gezi direnişi olgunlaşmış bir sınıfsal başkaldırıysa Soma’dan sonra veya Birleşik Metal-İş grevine destek olarak benzer başkaldırılar ve grevler de görmemiz gerekmez miydi? Eğer eğitimli beyaz yakalılar ve kömür ve metal işçileri aynı sınıfın üyeleri isek niye dayanışamıyoruz? Açıkçası uzman doktor ve hemşire/hastabakıcı; akademisyen ve özel güvenlikçi üretim ilişkileri açısından benzer olabilirler ama Türkiye özelinde olgunlaşmış bir sınıfın üyeleri değiller. Üretim ilişkisi başlangıç noktasından yapılan analizlerden kaynaklanan çıkarsamalar, kurulmaya çalışılan koalisyonlar Türkiye’yi dönüştürmüyor. Öte yandan, az önce belirttiğim gibi, AKP’nin – üretim ilişkilerine göre değil – gelir/meslek/eğitim gruplarına göre yaptığı sınıf analizi sonucunda oluşturduğu sağlık, eğitim, barınma ve sosyal politikaları ise Türkiye’yi dönüştürüyor.

Keyder ise her ne kadar Marksist teoriye atıf yapıyorsa da Boratav gibi başlangıç noktası olarak üretim ilişkilerini almıyor. Aslında, referansını verdiğim yazısında, ilk iki sayfada yazdıkları çok havada kalmış. Gezi olaylarını büyük tarihsel resmin içine koymaya çalışmış, ama olmamış. Öte yandan, Gezi olaylarına ilişkin spesifik tespitleri çok yerinde. Mesela şu tespitlerine katılmamak elde değil:

Olgunlaşmış bireylere kendi yaşam tarzlarını tayin etme yetkisini vermekten kaçınan, bilgi edinme kaynaklarını kontrol etmeye çalışan, uzmanlığı hiçe sayan, hiçbir kurumun özerkliğini kabul edemeyen, nüfusu yekpare bir bütün olarak görmek isteyen bir iktidar yapısı söz konusu (s. 3)…. Nihaî amaç ise devletle yurttaşlar arasında yeni bir sözleşmeye varılması: buna göre bireylerin temel haklarının ve özgürlüklerinin devlet tarafından tanınması, hukukuyla, denetim ve denge mekanizmalarıyla, özerk kurumlarıyla gerçek bir demokratikleşmenin yerleşmesi, devletin ‘babaerkil’ buyuruculuktan vazgeçmesi var (s. 4).

Açıkçası Keyder’in “Yeni Orta Sınıf” dediği, ana-akım Amerikalı sosyal bilimcilerin deyimiyle üst-orta gelir grubu (upper-middle class)… Benim de gözlemim, bu grubun Gezi protestolarına nüfusa oranından daha ağırlıklı olarak katıldığı. Ama Gezi’nin çoğunluğunu oluşturduklarından da emin değilim. İşçiler ve hizmet sektöründe çalışanlar nüfustaki oranlarına göre daha düşük oranda gösterilere katılmış olsalar da nüfustaki ağırlıkları sayesinde toplam katılımcıların çoğunluğunu oluşturabilirler.[6] Bu da çok şaşılacak bir şey değil çünkü kent sorunları, polis şiddeti, iktidarın özel hayata karışma merakı herhangi bir sınıfa özgü şikâyetler değil.

SS: Hasan, bize vakit ayırdığın, değerli görüşlerini bizimle paylaştığın için çok teşekkür ederiz. Bu söyleşinin hepimizi düşünmeye, yeniden düşünmeye teşvik edeceğini ümit ediyoruz.

HT: Ben teşekkür ederim. Görüşlerim ne kadar değerli bilemeyeceğim, zaman gösterecek.

SS: İlk fırsatta, Serbest Siyasa için “Piketty meselesine” ilişkin bir yazı kaleme almanı da ümit ediyoruz, haberin olsun.

HT: Yazarım tabii. Eğer Piketty üstüne karşılıklı bir yazılar dizisi olursa daha da güzel olur.

***

(*) Hasan Tekgüç’ün kendi kaleminden özgeçmişi: Lefkoşa, Kıbrıs doğumluyum. Liseden sonra İstanbul’a geldim. 2000 yılında Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun oldum. 2000-03 arası Deloitte İstanbul ofisinde denetçi çırağı olarak çalıştım. Özel sektörde pabucun pahalı olduğunu idrak ettikten sonra kolayı seçtim ve 2003’de Kıbrıs Fulbright bursu ile ABD’ye University of Massachusetts at Amherst’e yüksek lisansa gittim. Başlayınca sevdim, 2005’ten itibaren aynı yerde doktoraya devam ettim. 2010 yılında Jim Boyce, Mwangi wa Githinji ve Bernie Morzuch gözetiminde hazırladığım Three Essays on the Political Economy of the Livestock Sector in Turkey (“Türkiye’de Hayvancılık Sektörünün Politik Ekonomisi Üzerine Üç Makale”) başlıklı tezi teslim edip mezun oldum. Hem Jim hem de Mwangi, Keith Griffin ve Azizur Rahman Khan’ın öğrencileri. Jim ve Mwangi’den köylülerin ve yoksulların da kendi çıkarlarını bildiklerini ve buna göre davrandıklarını öğrendim. Bernie’den de istatistik ve ekonometriyi sevmeyi öğrendim. 2011 Nisanı’ndan beri Mardin Artuklu Üniversitesi İktisat Bölümünde Yrd. Doç. Dr. olarak çalışıyorum. Son 4 yıldır, Değer Eryar’la Türkiye işgücü piyasasını, Nurdan Atalay-Güneş ile birlikte ise sağlık sistemini araştırıyorum. İlk göz ağrım hayvan ürünleri piyasasını Gökhan Özertan’la beraber araştırmaya devam ediyorum. Yeni yeni de, Cem Oyvat’la eğitim sisteminin politik ekonomisi üstüne düşünüyoruz.

[1] http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ahmet_insel/modern_laik_demokrat_ama_solda_degil-1240686

[2] http://www.milliyet.com.tr/parasi-olandan-genel-saglik/ekonomi/detay/1904182/default.htm

[3] http://www.nytimes.com/2014/12/12/business/energy-environment/solar-rises-in-malaysia-during-trade-wars-over-panels.html

[4] http://www.sendika.org/2013/06/her-yer-taksim-her-yer-direnis-bu-isci-sinifinin-tarihsel-ozlemi-olan-sinirsiz-dolaysiz-demokrasi-cagrisidir-korkut-boratav/

[5] http://bilimakademisi.org/wp-content/uploads/2013/09/Yeni-Orta-Sinif.pdf

[6] Yörük ve Yüksel, şekil 11. http://newleftreview.org/II/89/erdem-yoruk-murat-yuksel-class-and-politics-in-turkey-s-gezi-protests

Kategori: Gelir Dağılımı, Genel, Siyasal İktisat, Söyleşi, Türkiye, Yoksulluk.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar için RSS besleme

Yorum Sayısı: 0



Yukarı Çık