Skip to content

Türkiye ekonomisinin gidişatı ve yaklaşan genel seçim

 

ekonomik-kriz1Erdal Özmen

 

Türkiye ekonomisinde giderek derinleşen kırılganlıkların önümüzdeki yakın dönemde ekonomik ve finansal bir krize yol açması beklenmektedir. Uluslararası düzeyde en yüksek “cari açık/milli gelir” oranına sahip ülkelerden biri olan Türkiye, bu açıkları 2008-2009 küresel finansal krizi sonrasında ağırlıkla kısa vadeli sermaye girişleri (sıcak para) ile finanse edebilmiştir. ABD’nin toparlanma sürecinde genişlemeci para politikasından kademeli olarak vazgeçmesi ve artan enflasyon riski sonucunda faiz artışlarına başlayabilecek olması, yükselen piyasa ekonomilerinden ABD gibi güvenli limanlara doğru sermaye çıkışlarının hızlanmasına yol açabilecektir. 2000’li yıllarda olumlu küresel likidite  koşullarının desteği ile göreli olarak yüksek büyüme oranlarını gerçekleştiren Türkiye ve Brezilya gibi ülkeler, önümüzdeki dönemde finansal kriz riski ile karşı karşıyadır.

 

Çok düşük düzeydeki tasarruf oranları karşısında, yatırım ve büyüme dinamikleri küresel likidite koşulları tarafından belirlenen Türkiye gibi ülkelerde, küresel likiditenin daralmakta olduğu bu dönemde büyüme oranlarının hızla düşme riski oldukça yüksektir. Türkiye ekonomisinin önümüzdeki dönemlerde, diğer karşılaştırılabilir ülkeler ile olan göreli durumunun daha fazla kötüleşmemesi için, “yatırım/milli gelir” oranını uluslararası düzey ortalaması olan %22’nin altına düşürmemesi gerekmektedir. Şu anki  % 12 gibi düşük bir tasarruf oranında, bu durum, % 10 düzeyinde bir “cari açık/milli gelir” oranının sürdürülmesini gerektirecektir. Böyle yüksek riskli bir açık durumunda, uluslararası finansal sermayenin ancak çok yüksek bir risk primi ile borç vermesi beklenir. Yüksek risk primi ve yüksek faiz oranları sağlansa bile, borcun yeni borçlanma ile finanse edilmesinin de bir sınırı olduğu dikkate alınmalıdır. Borçların önemli bir bölümünün yabancı para cinsinden olması, yüksek cari açıklar verilemesine karşın mütevazı düzeyde büyüme oranlarının bile gerçekleşememesine yol açabilir. Küresel likidite koşullarındaki olumsuz gelişmeler, bu risklerin gerçekleşme dönemini öne almaktadır.

2310Türkiye ekonomisinin temel kırılganlık kaynaklarından biri, özel sektör firmalarının yüksek borçları ve borç dolarizasyonudur. Merkez Bankası verilerine göre, 2014 Ocak ayı sonu itibarıyla, Türkiye’de finansal kesim dışındaki firmaların net döviz pozisyonu –172.8 milyar dolar, döviz varlıkları 92.7 milyar dolar ve döviz borçları 265.5 milyar dolardır. Reel sektör firmalarına ait bu borcun yalnızca 27.4 milyar doları ithalat borçları iken, kalan 238.1 milyar dolarılık borç nakdi kredi yükümlülüklerinden kaynaklanmaktadır. Reel sektör firmaları bu 238.1 milyarlık borcun 83.8 milyar dolarını yurtdışından doğrudan kendileri sağlamıştır. Firmaların yurtiçi bankalara olan yabancı para cinsinden borçları ise 154.3 milyar dolardır. Türkiye’de ihracatçı olmayan firmalara ait borçların çok yüksek oranının da yabancı para cinsinden olduğu bilinmektedir. Bu veriler, Türkiye reel sektör firmalarının döviz kuru riskine maruz olduğunu göstermektedir. Döviz kurunun son dönemdeki hızlı artışı ve geldiği düzey, reel sektör firmalarını borçlanmayı ve borç servisini sürdüremeyecek durumda bırakabilir. Unutulmamalıdır ki, firmaların finansal riskleri, aynı zamanda borç aldıkları kurumların da riskleridir. Firmaların borçlarını ödeyememeleri durumunda, bankacılık sisteminin sağlam ve güçlü kalması beklenemez.

Türkiye, Doğu Asya ve küresel finansal kriz deneyimleri göstermiştir ki, gerçekleşen özel sektör riskleri, kriz sonrasında kamu tarafından finanse edilmektedir. Bunun nedeni, finansal sistem yükümlülüklerinin (örneğin mevduatların) ödenmemesi durumda ortaya çıkacak siyasal ve iktisadi sonuçların göze alınamamasıdır. Sürdürülemeyen özel sektör açıklarının kriz sonrasında kamu tarafından finanse edilmesi nedeniyle, özel sektör açıklarının aynı zamanda kamu açıkları olduğu da söylenebilir. Bu çerçevede, “kamu borçlanması azaldı” ve “özel sektör kendi borçlarını, yüksek kur artışları sonrasında bile ödeyebilecek” gibi iddiaların, korku tünelinde ıslık çalmak dışında bir etkisi olmayacaktır.

Cari açık ve reel sektörün yüksek borç dolarizasyonunun yanı sıra, Türkiye’nin uluslararası net yatırım pozisyonu da kur riski karşısında sürdürülemeyecek durumdadır. 2014 Ocak ayı sonu itibarıyla, Türkiye’nin uluslararası yatırım varlıkları 219 milyar dolar, yükümlülükleri 587 milyar dolar ve net yatırım pozisyonu ise -368 milyar dolardır. Yükümlülüklerin 157.3 milyar dolarını portföy yatırımları oluşturmaktadır.

Tüm bu risklere karşı, Merkez Bankası’nın döviz vb. rezervleri kısa vadeli riskleri bile karşılamaktan çok uzaktır. Kaldı ki, Merkez Bankası rezervlerinin yaklaşık üçte ikisi (80 milyar dolar), Merkez Bankası’na emanet edilen, ticari bankaların yabancı para ve altın cinsinden zorunlu karşılıklarından oluşmaktadır. Dolayısıyla, rezervlerin aktif bir politika aracı olarak kullanım olanakları sınırlıdır.

Türkiye ekonomisinin temel yapısal sorunlarından biri de üretim ve ihracatın ithalata bağımlı olmasıdır. Bunun sonucunda, TL’nin reel olarak değer  kaybetmesinin dış ticaret açığı üzerindeki olumlu etkisi sınırlı kalmaktadır. TL’nin reel olarak değer kaybetmesi, negatif uluslararası net yatırım pozisyonu nedeniyle cari açığın artmasına, borç dolarizasyonu nedeniyle reel sektörün finansal durumunun kötüleşmesine yol açmaktadır. Bu olumsuz dinamiklerin reel gelir daralmaları ile sonuçlanması beklenir.

Türkiye ekonomisinde, sermaye girişlerine ve yüksek cari açığa dayalı büyüme modeli, küresel likidite koşullarındaki olumsuzluğun derinleşmesiyle birlikte sürdürülememe riski taşımaktadır. Bu, önümüzdeki yakın dönemde, olağanüstü olumlu dışsal koşulların olmaması durumunda, ekonomik kriz olasılığının çok yüksek olduğunu göstermektedir.

imagesGerek son yerel seçim sonuçları gerekse önümüzdeki seçimler, Türkiye ekonomisinin kırılganlığı çerçevesinde değerlendirilmelidir. Türkiye’yi de derinden etkileyen küresel krizin sonucunda, 2009 seçimlerinde AKP oylarında (2007’ye göre) çok ciddi bir düşüş yaşanmıştı. 2014 seçimlerinde AKP oylarında (2011’e göre) gözlemlenen kayda değer azalma ise gündemdeki yolsuzluk iddiaları ile AKP iktidarının artan baskılarının bir sonucudur. Uluslararası deneyimler göstermektedir ki, ekonomi kötü durumda değilken yolsuzluk gibi olguların iktidar partisinin oyları üzerindeki olumsuz etkisi sınırlı kalmaktadır. Ancak, yolsuzluk gibi olguların seçimler üzerine etkisi, ekonomik durum kötüye giderken, çarpan etkisi ile gerçekten çok çarpıcı olabilmektedir. Bu nedenle, genel seçimin normal takvime göre 2015’in Haziran’ında, yani ekonominin kötüye gidişinin halk tarafından giderek daha fazla hissedilmesi sürecinde yapılması durumunda, ekonomik durgunluk ve yolsuzluk iddialarının çarpan etkisi gözlemlenebilecektir. Seçimin öne alınması durumunda ise, çarpan etkisi daha sınırlı kalabilirse de, iktidar partisinde 2009 ve 2014 seçimlerine oranla daha yüksek oy kayıpları beklenebilir.

 

 

 

Kategori: Dünya, Genel, Siyasal İktisat, Türkiye.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar için RSS besleme

Yorum Sayısı: 0



Yukarı Çık
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer