Skip to content

Serbest Siyasa Söyleşileri – VII: Toni Kitanovski

Toni Kitanovski_MKCMakedonya ufak yüzölçümü ve sahip olduğu iki milyonluk nüfusla kıyaslanamayacak ölçüde sanatla – özellikle müzikle – yoğrulagelmiş bir ülke. Eski ve güzel anılarda kalan Yugoslavya’nın parçalarından biri. Bugün yoksullukla ve kimi zaman kendini gösteriveren etnik gerginliklerle pençeleşse de halkın sanata, hele hele müziğe ilgisi hiç azalmamış. 1964 doğumlu caz gitaristi Toni Kitanovski de Makedonya’nın gözbebeği sanatçılarından. Henüz 15 yaşındayken, 1979’da başladığı müzik onu, o müziği hiç bırakmamış. Birlikte çoğalmış, gelişmişler. Nadiren albüm çıkartsa da, eserleri, denedikleri ve birlikte çalıştığı kişiler onu alanında sözü geçen kişilerden biri yapmış.

Aslında Türkiye onu geçen yıl kendisine haber verilmeksizin, adı kullanılarak gerçekleştirilen düzmece bir sanat etkinliğiyle tanıdı. Neyse ki bu yıl gerçekten Türkiyeli müzikseverlerle buluşacak Kitanovski, 2 Mayıs 2013 akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda. Bu dinleti öncesinde Toni Kitanovski’yi Türkiyeli dinleyicilere biraz daha yakın kılmak istedik. Aşağıdaki söyleşi Üsküp’ün Çarşı semtinde, şirin bir caz cafède gerçekleştirildi.

DSC03864_nSerbest Siyasa (SS):  Bize müzikle ilgilenmeye başlama hikayenizi anlatır mısınız?

Toni K.: Bütün çocukların evde bir büyükleri, abileri, ablaları vardır. Evde sizden yaşça büyük biri, dünyadaki yenilikler hakkında sizden daha geniş bilgisi olan birileri… Benim de bir ablam vardı ve onun sayesinde müziğe bağlandım. O genç bir kızken, ben daha ortaokuldaydım. Birçok şey dinliyordu, eve birçok albümler getiriyordu, 40 yıl kadar önce… daha çok Led Zeppelin, Deep Purple ve Pink Floyd dinlerdi. Ve ondan önce Sırp anneannemin arşivini özümsedim, Sırbistan halk müziği. Giderek müziğin benim için ne anlama geliğini daha ciddi düşünür oldum. Müzisyen olmak gibi bir düşüncem veya planım da yoktu. Fakat oturup saatlerce müzik yapmanın nasıl bir şey olabileceğini, müzik yapmanın ne anlama geldiğini ayrımsamaya çalıştığımı anımsıyorum… 14-15 yaşıma geldiğimde, lisedeyken müzik öğretmenimle (Dragan Gjakonovski Shpato) tanıştım. Sonrasının nasıl geliştiğini ben de tam bilemiyorum, garip bir durum, ilk görüşte aşık olmak gibi müzisyen olmaya, hayatımın geri kalanını buna adamaya karar verdim.

SS: 1970’lerin sonu olmalı.

Toni K.: Evet, 1979 falan.

SS: Yugoslavya’nın en iyi zamanları olmalı, ekonomik ve kültürel olarak.

Toni K.: Evet, evet, 1970’ler. Kimileri bu düşünceye katılır, kimileri de karşı çıkar. Bence değişik yıllardı, güzel yıllardı, harikaydı.

SS: 1970’lerde ve 1980’lerde, Yugoslavya henüz varken, Belgrad, Saraybosna, Üsküp, Zagrep gibi kentlerin durumu ve birbirleri ile iletişimi daha farklı olmalı bugüne göre.

Toni K.: Bu konuda gerçekten konuşabilirim, çünkü Yugoslavya’yı savaşlar başlamadan birkaç ay önce terk ettim. Ve yedi yıl sonra ABD’den döndüğümde tamamen farklı bir yerle karşılaştım. Artık Belgrad’a gitmek için pasaport gerekliydi, bu çok garip bir şeydi. Ve – tüm diğer savaşlar gibi – çok aptal bir savaştı. Ve şimdi örneğin Sırbistan’ın bana en uzak ülkeler arasında olduğunu söyleyebilirim. Çocukken oraya kitap almaya giderdim oysa, büyük bir ülkeydi, Dalmaçya’ya giderdim ve orası evimdi, Slovenya’ya giderdim ve orası evimdi… Her yerde evinizdeydiniz. Şimdi bile öyle… ama bu sınırlarla ilgili durum salakça. Belki artık bazı şeyleri daha net görebiliyorum. Daha yakın hissettiğim kültürler daha çok zihnime yakın olanlar, geçmişime değil. Geleneksel miras konularına pek girmek istemiyorum, pek sevdiğim bir tat değil, özellikle bugünkü ‘şimdi ve gelecek’ algıma bakınca. Örneğin bugün Almanya’ya gittiğimde kendimi kültürel olarak çok daha yakın bir ortamda buluyorum, Sırbistan için aynı şeyi söyleyemem, anne tarafımın Sırbistanlı olmasına, dil ortaklığına rağmen. Ama hayatta çocukluktan gençliğe geçiş dönemim Yugoslavya’daydı, o Yugoslavya’da müzik çeşitliliği – özellikle rock müzik anlamında – devasa ve çok sevilesiydi.

SS: Bir dergiye verdiğiniz söyleşide ABD’deyken ‘gözlerden uzak’ caz sanatçılarının peşinden gittiğinizi, onları aradığınızı belirtmişsiniz. Daha iyi müzik yapan bu müzisyenlerin kaydedilmeye fazla meraklı olmadığını belirtmişsiniz. Hâlâ bu görüşte misiniz?

ToniK&Tehamana

Toni K.: Kesinlikle. Bu bir tartışma konusudur aynı zamanda. Gerçekten bugüne kadar karşılaştığım, dinlediğim en iyi caz müzisyenleri kimsenin tanımadığı, bilmediği müzisyenlerdi. Tek kayıtla şöhret olan iyi caz müzisyenleri de gördüm, fakat bu onların planladığı bir şey değildi. Müzik endüstrisi pek umurlarında değildir bu kişilerin. Yalnızca hayatlarını sürdürmelerine yetecek denli kazanmaları yeterlidir onlar için. Müzik piyasası müzikten tamamen farklı bir yerdir, başka düşünceler vardır orada, duygular veya felsefe işlemez, rakamlar vardır. Bu alanda oynamaya başladığınızda, sizi övmeye, ¨bu güzel olmuş¨ demeye başlarlar. Size ¨sponsorlarımız daha ticari müzikler istiyor¨ demeye başlarlar. Siz de ¨tabii, bunu yapabilirim…¨ dersiniz; bunu diyenler de müzisyen, onları da seviyorum. Müziğin kalbini unutup müziğin endüstrisine adım atıyorlar, bu da iyi bir şey, kendi yeğleyişleri, fakat ne yaptıkları hiçbir biçimde ilgi alanıma girmiyor.

SS: Söyleşilerinizde dünyadaki tüm iyi müziklerde mevcut olan Afrika etkisinden söz ediyorsunuz. Ve Batı Afrika müziğine sevdalısınız.

Toni K.: Tüm Afrika müziklerine diyelim.

SS: Çok ilginç bir sav bu. Nasıl oluyor da Balkan müziği, Anadolu müziği ya da Arap müziği Afrika’ya bağlanıyor?

Toni K.: Anlatayım, ama bu çok özet bir anlatım olacaktır, konu çok geniş ve burada her şeyi anlatmam için zamanımız ya da sayfalarınız yetmez. Bu bağlantı, bugüne kadar görüp derlediklerimden kendi romantik çıkarımım, ama birçok iyi müzisyenin de aynı şekilde düşündüğünü biliyorum. Radyolarda Batı müziği olarak dinlediğimiz çoğu müzik Afrika’ya bağlıdır. Geçmişte siyahları Batı Afrika’dan Amerika’ya köle olarak getirdiklerinde, Afrika’nın müziğini de getirdiler, ve bu müzik amerika kıtasındaki hemen hemen tüm müziklerin temelini oluşturdu. Güneyde, Arjantin’deki tango, Brezilya’daki samba, Küba müziği, New Orleans ekolü, rock’n roll, blues, her şey, tekno bile bu müzikten çıkmıştır. Bir ritim var, ‘clave’ denen, çok tanıdık bir ritim 1. Sözcük küba kökenli, alt anlamlarından biri ‘anahtar’. Bu çok tanıdık ritim bütün Kuzey Afrika ve Batı Asya müziklerinde mevcut; Mısır’da da, Türkiye’de de ve Balkanlar’da da… Özellikle Romanlar’ın müziklerinde ve çok bilinen ‘çöçek’ (köçek) danslarında. Tümü ‘clave’ye dayanır. Daha fazlası için biraz bilimci olmanız, araştırmanız gerekir. Nasıl e-posta göndermeyi bilsek bile, bilgisayarlar hakkında daha fazla bilgiye erişmek için daha fazla araştırmamız gerekliyse, bunda da öyle. Müzisyenlerin de araştırması gerekir ve bu yeni gelişmekte olan bir bilim alanı, biraz eşelediğinizde Avrupa klasik müziğinin dahi Afrika müziğine dayandığını görebilirsiniz.

SS: Afrika müziği ve Beethoven gibi mi, nasıl yani?

Toni K.: Evet. Geçenlerde vefat eden bir müzik bilimcisinin, klasik müziğe âşıktı, tezi bu konu üzerineydi, klasik müziğin erken dönemlerini ve gelişmesinin Afrika’daki etkilere açık olan İspanya’dan ve buradaki Moore halkından kaynaklandığını anlatıyordu. İnsanların buna karşı geliştirdiği argüman ise ¨ne demek istiyorsun, Bach siyah mıydı, Mozart zenci miydi? ¨ şeklinde oldu. Ek olarak Flamenko müziğe bakın, Afrika etkisini göreceksiniz. Amerika’da İspanyolca konuşanlar için de böyle bu. Yani hikaye sanıldığından çok daha dallı budaklı…

SS: Berklee Müzik okulunda altı yıl burslu okudunuz. Okulların müziği öğrettiğini, ama bunun beyin yıkama benzeri olumsuz bir işlevi de olduğunu ifade ediyorsunuz. Fakat size göre bu işlev Berklee’de çok alt düzeydeymiş.

Izzet Kizil, Kostas Theodorou, Toni Kitanovski

Izzet Kizil, Kostas Theodorou, Toni Kitanovski

Toni K.: Berklee harikaydı. Müzisyenlerin Disneyland’ı gibiydi. Yüksek lisans öğrencisi olduğum için iki yıl okuyacaktım orada, ama kendi tercihimle altı yıl kaldım, çünkü her şey çok güzeldi. Ve en sonunda ¨Tamam, git artık, başkalarına da burs vermemiz gerekli¨ dediler. Temelde her şeye, düzenlemeye, kompozisyona, gitara, ritime orada başladım.

SS: Bir Sûfî öyküsünde şair olabilmek isteyen bir gençten önce kendi dilinde yazılmış bütün şiirleri ezberlemesi, bunu nice zaman sonra yapabilince ise bütün ezberlediklerini unutması istenir, ancak o zaman şair olma yoluna çıkabilecektir.

Toni K.: Evet, o öyküyü duymuştum ve aynı şekilde bize olasılıkla milyon kere söylemişlerdir: bunu o kadar iyi öğrenmelisiniz ki, böylece onu unutmanız
mümkün olsun. Bir şeyi ancak onu gerçekten iyi öğrenirseniz unutabilirsiniz. Çünkü bu insan doğasında var: Bunu bilmeliyim, şunu öğrenmeliyim, bütün o büyük ve bilgili insanlar gibi olabilmeliyim… Sonunda iş bilgi için yarışmaya dönüşür. Sonra da düşkırıklığı takip eder: ¨Her şeyi öğrenmem hiçbir zaman mümkün olmayacak…¨, böylece asıl olanı gözden kaçırırız. Fakat sonunda bir şey biliyorsan, bildiğin şeyin çok büyük bir şey olmadığını da bilirsin. Biraz böyleyiz. Fakat bir müzisyen, her iyi öğrencinin gelebileceği, noktaya geldiğinde her şeyi unutmayı bilebilmelidir, her şeyi, herkesin her dediğini unuttuktan sonra ise ancak kendi sorularını ve o soruların yanıtlarını icat etmeye başlayabilirsin. Kimsenin sana herhangi bir şey öğretmesi mümkün değil. Okulda senden öncekileri öğrenirsin elbette, çok önceleri icat edilmiş / keşfedilmiş şeyleri yeniden, sıfırdan bulmana gerek yoktur. Fakat bir noktadan sonra öğretmenin mümkün olamayacağı bir düzeye gelirsin. Bunu yalnızca sen, belli belirsiz kafanda duyumsarsın. Ve çokça antreman yaptıkça değişmeye de başlarsın, genlerin değişmeye başlarsın ve bir müzisyen olursun.

En son ABD’ye gittiğimde böyle bir ân yaşadım. Bir sabah uyandım ve bir müzisyen olduğumu hissettim, hayatımda ilk defa. Gördüğüm her şey, duyduğum her şey müziğe dönüştü. Birçok iyi müzisyen de benzer deneyimler yaşadıklarını bana anlatmıştı.

SS: Bir çeşit aydınlanma ânı gibi…

Toni K.: Öyle bir şey, kulağa aptalca geliyor ama öyle. Öyle bir durumda bir aygıt çaldığında yaratıcı bir süreçtesindir ve bildiğin her şeyi unutursun, buna ailen, annen, çevrendekiler de dahildir. Acayip bir durum.

konser, bilgi

SS: İnternetteki ücretsiz paylaşımlar konusunda ne düşünüyorsunuz?

Toni K.: Bu konuyla ilk kez ABD’den geldiğimde yüz yüze geldim. ABD’ye gittiğimde daha siyah beyaz bilgisayarlar devrindeydik. Oraya gittiğimde, birdenbire bütün müzik dünyasına ilişkin milyon kez daha geniş olanaklar gördüm, daha önce hiç duymadığım envayi çeşit müziğin içindeydim. Bundan sonra bin kez daha yaşasanız da dinlemeyi tamamlayamayacağınız kadar çok müzik…

Yugoslavya’dayken iyi şeylerden biri herkesin mâlî olarak güvende olmasıydı. Bir işçi ailesinden geliyorum; 11-12 yaşlarımdayken, yalnızca iki albüm almak için uçakla Münih’e gider geri gelirdim, kimseden ek harçlık istememe de geek kalmazdı. Vize gerekmezdi. Sık sık Selanik’e giderdim, bu çok ucuzdu. Sabah 5’teki trene binip, Selanik’e gidip, deniz kıyısında bir kahve içip geri gelirdim. Fakat ABD’ye gitmeden önce örneğin Küba müziği hakkında çok az şey bilirdim. Geri geldiğimde, arkadaşlarıma tüm yeni öğrendiğim müizkleri dinletmek istedim. Elbette bavullarım, tüm derlediğim albümlerle birlikte, gemide kayboldu. Tam bir yıl kendime gelemedim, sonradan bunun da daha yeni müziklere yelken açabilmem için iyi bir şey olduğuna, bunu unutmam gerektiğine kanaat getirip her nasılsa akıl sağlığımı korumayı başardım. Sonra fark ettim ki herkes her şeyi biliyodu. New York’ta olan her şeyi bilgisayarlarına indirmişti insanlar, getirmek istediğimin yüz katı müzik Üsküp’teydi. Böylece internetteki paylaşım sitelerinin iyi bir şey olduğuna kanaat getirdim.

SS: Bir açıdan harika bir şey…

Toni K.: Evet, ve diyeceksin ki müzisyenler için kötü. Çok az müzisyen müziklerini paylaşmaya gönüllü. aslında o konu biraz yanlış biliniyor, müzisyenler müzik endüstrisindeki gelirin çok az bir bölümünü alırlar. Eskiden de dediğim gibi ¨İnternet korsanlığını seviyorum, çünkü insanlar artık her şeyi biliyor.¨ diyebilirim gene. Ama bunun başka bir boyutu da var, artık çok fazla bilgi/enformasyon var.

SS: Evet, indirdikleri müzikleri ömür boyu zaman harcasalar vakitleri yetmeyecek tanıdıklarım var.

Toni K.: Bir dizi sorun var, birçok bakış açısı var. Ben bir müzisyen olarak nasıl baktığımı anlatabilirim. Müzik canlı dinlenmelidir. Kayıtları unutun. Tamam, yaşlıysanız, evinizde iyi bir müzik sistemi varsa ve istediğiniz müziğe erişme olanağından yoksunsanız kayıtlardan dinleyebilirsiniz. Ama başka türlü kendinizi kandırmış olursunuz. Özellikle caz müzikten bahsediyorum. Canlı dinlemediğiniz müziğin büyüsü kaçar. Sahip olduğum tüm kayıtlar benim için değerli ve değerliydi, ama şimdi MP3 tarzı şeyler var ve bu kayıtlar genel olarak ses niteliği açısından acınacak durumda. Söylenegeldiği gibi teknoloji geliştikçe artan ses niteliği falan pek yok. Ve her birimizin zamanı çok az. Ve bir şekilde kulak kaabarttığınız bir müzik size ¨harika, ne güzel¨ dedirtebilir. Artık internette sergileri bile gezebiliyorsunuz, ki bu da çok aptalca. Geçen yazdan bu yana Rus sinemasına merak sardım. Youtube’da bulabildiğim yüzlerce filmi izledim. Çok güzel. Ama bir yandan da yaptığımın aptalca bir şey olduğunun farkındayım. Çünkü film sinemada izlenir. Sonra, bunun belki de büyümemin bir parçası olduğunu düşünmeye başladım. Sinemada gizem vardır, bir film için beklersiniz, onu keşfetmek için, müzik için beklediğiniz gibi…

SS: Bir tören gibi…

ToniK&Cherkezi_1Toni K.: Evet. Fakat artık pek de böyle değil durum ne yazık ki. Artık gizem yok. Gizem bilgisizlik anlamına gelmez. Birine sırf gizemli olduğu için âşık olabilirsiniz. Aynı nedenle gizemli şeylere kutsallık atfederiz. İlk kez profesyonel klasik gitarları gördüğümde gizemin ne demek olduğunu anlamıştım. ¨Vay!¨ demiştim. ¨…belki bir gün gerçek bir caz gitaristini görüebilirim ve ondan sonra mutlu bir genç olarak ölebilirim.¨ Diğer yandan kulağınıza bir kulaklı ktakın ve ¨harika müzik¨ dinlediğinizi varsayın!!! Beethoven dinleyin!!! Burada bir yanlışlık var… Hâlâ sınırlar var ama korsan müzik paylaşımı da var. Aslında bugünlerde sözde korsan müzik paylaşımı ile savaşanlar, yeniden yeni sınırlar çekmeye çalışanlardır. Almanya’da veya ABD’de özgürce müzik paylaşamazsınız belki, ama Balkanlar’da durum böyle değil. Sonuç olarak bu, herkesin kendi içinde çözüm getirmesi gereken bir mesele, yalnızca nasıl müzik dinlediğimizle değil nasıl yemek yediğimizle, nasıl var olduğumuzla ilgili, her şey değişiyor ve bu değişim daha iyiye doğru olmayabilir.

SS: Müzik canlı dinlenmeli deyince Roger Waters’la yapılmış bir söyleşiyi anımsadım; konserlerde kendisini nasıl yabancı hissettiğinden söz ediyordu. Yaptığının bir ‘show business’ oluşundan ama bundan hoşnut olmadığındna bahsediyordu.

Toni K.: Waters biraz uç bir durum belki de, milyonlarca dinleyicisi var. Eğer gerçekten beğenmiyorsa içinde olduğu konsepti değiştirebilir fakat bunu yaptığını bugüne kadar göremedim. Dolayısıyla ne dediğini çok da önemsemiyorum. Diğer yandan, yıllardır insanların para verip, vergiler ödeyip konser salonlarına geldiğine tanıklık etmek eğlenceli bir iş… Kimi zaman bir saatlik bir konser için iki gün yol gittiğim oluyor. Elbette hakedişi iyi ama yine de biraz saçma değil mi, hayatımın dört günü bir saat uğruna seyahat etmekle geçiyor. Onlar da bir sürü emek harcıyor. Belki daha yararlı bir şeyler yapabilirler aynı süreçte. Bu benim için bir ilginç bir muamma. Harika bir konser salonunda, müthiş akustik bir ortamda, çok güzel bir ses mühendisliği eşliğinde çaldığımda çok güzel bir büyü yakalayabiliyorum. Ki bu çok ender bir durum… Kendi ülkem Makedonya’da böyle bir konser salonu olmadığını biliyorum. Bir de, her müziğin konser ortamı farklı olur. Mesela bir katedrale gittiğinizde, bunun vokal müzik için daha uygun olduğunu hissedebilirsiniz. Çünkü bu çeşit müzik Protestanlık sayesinde Hristiyan inanışına girmiş, Martin Luther King’den sonra dine eklemlenmiştir. Prostestanlık olmasa belki Bach da olmazdı. Mesela Afrika müziği de en iyi açık havada dinlenir, çünkü ritimlerini en iyi açık havada algılarsınız.  Müzik bir titreşim işidir. Biz Homo Sapienslerin hayatta kalmasını sağlayan şeyin sanat olduğuna inanıyorum. Çünkü sanat sayesinde insanlar daha büyük topluluklar hâlinde yaşayabilmeye başladı, böylelikle ilkçil dinleri, müzikleri ve mitolojileri onların var kalmasını sağladı. Bugün bile Afrika müziğinde, Batı Afrika’da, Mali’de birçok yerde yetenekli insanlar müzisyenlik yapmalar için seçilirler ve sonrasında hayatları boyunca, gün doğumundan gün batana değin müzik yaparlar. Köyde onlara barınak ve yiyecek verilir. Onlar da törenler düzenler, insanların törenlere gereksinimi vardır. Böylece müzisyene bir kral gibi davranılır, çalışmak zorunda değildir, müzik yapması yeterlidir. Diğer yandan, bugün Avrupa’da yaşamak ve hoş konser diyarlarında müzik yapmak bir ayrıcalıktır. Zaman zaman bunun sözde büyüsüne kapılıp dünyanın çeşitli yerlerinde açlıktan ölen insanlar olduğunu unutuyoruz, bu milyonlarca byte müzik indirmekten daha farklı bir şey.

SS: Halk müziğinin müzede değil yaşamaktaysa, evrilmekteyse iyi bir şey olduğunu düşünüyorsunuz.

Toni K.: Bir bakalım. Öncelikle halk müziğini kimlerin yaptığına bakmamız gerekli. Bir arkadaşımın hoş bir tezi var, bugünlerde halk müziğinin yaşadığı birçok şeyin, bu müziği yaparken – onu daha etnik, modern ve yeni gösterebilmek için – modern enstrümanlar kullanmanın bu müziğe hakaret anlamına geldiğini düşünüyor. Ama böylece halk müziği daha iyi satıyor. Fakat, örneğin Makedonya için bu durum tam bir utanç vesilesi. Makedonya halk müziği büyük ölçüde yetimler ve öksüzlerce yapılmıştır. Çünkü yüz yıl önce ve daha öncesinde her ailenin 10-15 çocuğu olurdu ve 2-3’ü yaşardı; hayatta kalanlar da ileride ailedeki yaşlılara göz kulak olurdu. Bu arada birileri öksüz ya da yetim kalırsa ne olurdu, onu çoban yaparlardı. Dağa git, sürüye bak, peynir ve sütle beslen… Koyunlar her gün ot yer, çoban ne yapsın, bir enstrüman çalmaya başlar… Ve gerçekten de en iyi müzisyenler hep çobanlardı, çünkü her gün kaval ve diğer aygıtlarla kendilerini geliştiriyorlardı. Doğal seleksiyon gereği, bir köyde bir etkinlik, düğün falan olduğunda da köylüler ¨Tamam, biz şu köyde veya bu dağda en iyi çalan falanca çobanı getireceğiz…¨ diyorlardı. Ve o çoban da bizim halk müziği dediğimiz güzel şeyi üretiyordu. Fakat şimdi birileri bilgisayarla bu müziği taklit ediyor, hem de neyi taklit ettiği hakkında, yaptığının müzik kuramıyla ilgisi hakkında en ufak bir fikri bile olmaksızın. Bu müzikten teknomüzik üretmeye kalkışıyor ama olmuyor.9

Geleneksel müziğin her zaman değiştiğine ve bu değişimin onu canlı ve  var kıldığına inanıyorum. Müzikologlar ve akademizm ortaya çıkana kadar böyleydi en azından. Biliyorsunuz bazı akademisyenler geleneksel müzikleri ulusalcılıkla ve sağcı birtakım insanların yaptıklarıyla ilişkilendiriyorlar. Her şey siyasileştiriliyor. İşçi sınıfının hüküm sürdüğünün söylendiği Doğu Bloku’nda geleneksel müziğe çok önem verilirdi, modern sanatlara doğru yol alamazdınız, bu kötülenirdi; çünkü orada bir başka uç, Hitler Nazizmi vardı. Müziği ¨saf¨ hâli ile ve sistem içinde yararlı olacak şekilde tutmak isterlerdi, giderek ulusalcılık sosu kattılar bu müziğe, oysa ulusalcılıkla halk müziğinin ilgisi yoktur. Bir şeyi aynen olduğu gibi korumaya kalkmak da aptalca, o zaman kaybolur korumaya çalıştığınız. Bu alanda dans eden öğrenciler gördüm, yalnızca onların yaptığını beğeniyorum çünkü büyük bir enerjiyle çalışıyorlar ve herhangi bir siyasi gündemleri yok. Benim tercihim halk müziği yapmamak yönünde oldu, çünkü ben şehirliyim, tarlada değilim ve taşranın kokularını bilmiyorum. Bilmediğimi biliyorum ve gerçek halk müziğini seviyorum. Bu tür müzik, en iyi klasik müzik veya yaratıcı caz müzik ile aynı kategoridedir. Çerkezi’yi sevme nedenim de bu 2. Halk müziği yaptıkları için gerçekten çok sevdiğim tek grup onlar, ve yaptıklarının öncü bir caz orkestrasındaki siyahların yaptıklarından fazla bir farkı yok.

SS: Makedonya’da bir müzik okulunun kurucusu ve başındaki kişisiniz.toni kitanovski

Toni K.: Aslında, kurucu hükümet, çünkü bu bir devlet üniversitesi. Fakat herkes benim kurucu olduğumu söylüyor, çünkü bu konuda bayağı emek verdim, programları hazırladım, insanları buldum, vs. Fakat bunları tek başıma yapmadım elbette, her şeyi meslektaşlarımla kotardık. Goce Delcev Üniversitesi Müzik Bölümü.

SS: Türkiye’de yaşadığım zamanlar Goran Bregoviç’in müziğini severdim. Buralara geldikten sonra onun diye dinlediğim müziğin aslında onun olmadığını, Şaban Bayramoviç ve birçok başka yerel sanatçının müziği olduğunu ayrımsadım ve dinlediklerim Bregovic’in yaptıklarından çok daha iyiydi.

Toni K.: Yalnızca Şaban değil, fakat çok insan var, evet. Biraz kötü konuşacağım, bir meslektaşım, evet, çok başarılı, çok meşhur, çok para kazanıyor. Goren Bregoviç Rock’n Roll’cuydu, bazı bilinen filmlere müzikler  yaptı… fakat tüm bunları yaparken hep diğer insanların müziklerini aparıyordu. Böyle olmamasını dilerdim ama bu biraz parasal yönden böyle oldu bu. Tamam, kompozisyondan anlar, ama onun asıl işi müzik endüstrisi ve para kazanmaktır. Ve bunu özellikle çirkin bir biçimde, diğer müzisyenleri sömürerek yapar. Goran Bregoviç’i her yerde görebilirsiniz, işte bu anaakım dediğimiz şeyin de bir parçasıdır. Caz tarihi öğretirken, öğrencilerin aşina olduğu isimlerden yola çıkarım ki, söyleyeceklerim onlara soyut gelmesin. Örneğin ¨şimdi şu adamdan söz edeceğiz, adını duymuş muydunuz?¨ Hayır, sonra işte bir Led Zeppelin şarkısı çalmaya başlar çaldığımın ne olduğunu sorarım, hemen bunun Led Zeppelin olduğunu söylerler, ¨emin misiniz?¨ derim ve sonra bu şarkının özgün Blues halini çalarım, daha önce hiç duymadıkları orijinal hâlini. İnsanlar Eric Clapton’ın blues yaptığını düşünüyor. Blues’un Eric Clapton’la hiçbir ilgisi yoktur. Tarihte her şey bir biri ile bağlantılıdır ve hiçbir şey durup dururken, pat diye yoktan var olmaz. Kulaklarım birinin başkasından müzik çaldığını anlayacak denli keskindir, eskiden beri. Klasik müzikte de çoktur aparmalar. Klasik müzik biraz farklıdır, yalnızca melodi yazmazsınız, ötesi de vardır. Bu konuda en ilginç örneğin Wagner olduğunu söyleyebilirim. Hector Berlioz’dan çalmıştır. Her şey, her satır, Berlioz’un bir eserinden alınmadır. Sonrasında kendi meşhur eserini (Tristan ve Isolde) yazmıştır. Bu pek bilinmez. Diğer yandan Wagner’a intihalci demek de çok doğru değil, çünkü apardığı müziği geliştirerek hayranlık uyandıracak yeni bir şey üretmiştir. Bir müziği alıp onu daha iyi hâle getirirseniz, buna hayranlık duymanız gerekir. Bu açıdan, yeni bir şey icat etmek çok zordur. Blues’un kendisi de bir icat değildir, Mali’nin geleneksel müziğinden gelmedir. Bunu bugün herkes konuşuyor, çünkü M. Scorcese bunun belgeselini çekti. Fakat 10-15 yıl önce kimse bilmezdi. ‘Clave’ hakkında da durum böyle, şimdi pek bilen yok ama on yıl sonra herkes bunu biliyor olacak…

SS: Çok bilindik o soruyu soracağım: En çok hangi müzisyenlerden etkilendiniz?

Toni K.: Biri var, caz gitaristi. Caz gitaristi olduğu için değil ama gerçekten benzer biçimlerde düşünüyoruz. John Abercrombie. Bu nedenle onu dinleyemiyorum bile. Çünkü onun çaldığı herhangi bir şey beni rahatsız ediyor, bana tedirginlik veriyor. Çünkü ne zaman ondan yeni bir şey duysam, bunlar benim zaten yaptığım veya yapmayı tasarladığım müzikler oluyor. Elbette benden aparmadığını biliyorum. Böyle şeyler müzikte çok olur. Böylece kendime Abercrombie’yi dinlemeyi yasakladım. Yaptığı müziği seviyorum, en sevdiğim caz gitaristi.

Bilmiyorum, dinlediğim çok kişi var, dinlediğim çok müzik var; çoğunun yaptığı gibi müzik yapmak istemesem de böyle bu. Sanırım gerçekten benzemeye çalıştığım, kopyalamaya çalıştım kişi, biliyorum biraz aptalca görünecek, gene  kendimim. Yalnızca kendim olmaya çalışıyorum, başkası değil. Diğer yandan kendi düşündüğünü başkası yaparken görmek de güzel ve birçok yol açabiliyor sana da, müzikte bu sık sık olur. Bunun ne kadar yaygın bir şey olduğunu araştırmıştım bir ara. Vardığım sonuç dillerle ilgili genel duruma benziyor. Günün birinde yalnız bir ya da iki dil olacak. Amerikalılar herkese İngilizce öğretmeye çalıştığı için değil, fakat şeylerin doğası bunu gerektirdiği için. Müzikte de böyle. Asıl müzik – şiir gibi – dille ilgisizdir. Yaptığının yüzeyde birilerini andırması çok da sorun değil, birçok büyük müzisyen yüzeysel bakıldığında başkaları gibi müzik yapıyor görünebilir. Gerçekten kendin olana varmak için bunu keşfetmen gerekir. Müzisyen olmayı ilk istediğim zaman, aynı zamanda bir enstrümana bütünüyle hakim olmayı kafama takmadığım zamandı. Yalnızca bunun için mücadele edip emek vermeye karar vermiştim, bir enstrümana bütünüyle hakim olmak değildi amacım, yolculuğun kendisiydi. Ve bundan müthiş bir keyif aldım.

Barney Kessell’ın gitarını duyana kadar bütün gün tenis oynardım. Kessel dinlediğim ilk caz gitaristiydi; komik bir durum, onu ilk dinlediğim güne kadar yaptığım şey gelen toplara raketle vurup durmaktı. Doğru zamanda duydum onu ve bu yaşamımı değiştirdi. Diğer favori sanatçılarım… Caz bateristi Ed Blackwell, galaksideki en favori müzisyenimdir. Galaksi değil de kainattaki en favori müzisyenimse klasik piyanist ve orkestra şefi Daniel Barenboim’dir. Fakat gerçekten müziğini sevdiğim sayısız insan var ve en başta da belirttiğim gibi birçoğu kendi mahallelerinde çalan, çaldıklarını kaydetmeyen kimseler.

SS: Geçen yıl Makedonya’da bir albümünüz yayımlandı…

Toni K.: Geçen yıl arkadaşlarımla iki albüm çıkardık. İlki Vasil Hadzimanov Trio ile, sonrakisi Oscar Salas ve onun Kübalkan grubuyla. Arada bir de ‘Boston’ adlı albümüm yayımlandı. Üç albüm de Skopje Jazz Festival Record etiketiyle yayımlandı. 10 yıl harcadığım ve kızımın doğduğu bir kent Boston, bunun nostaljisiyle söz konusu ismi verdim. Birçok değerli müzisyenin yanısıra, en sevdiğim trompet sanatçılarından Greg Hopkins de bu albümde yer aldı. Hopkins Berklee’de kompozisyon/düzenleme hocalarımdan biriydi. Zamanla arkadaş olduk, müzik yazarken kulaklarımda hep onun trompetinden çıkan notalar dolaşır…

SS: Türkiye’de ise hiç albümünüzü göremedik bugüne değin…

Toni K.: Çerkezi Orkestra ile olan albümlerim dünyada birçok yere ulaştı, belki de müzik ticareti döngüsünde kimi sorunlardan ötürü Türkiye’ye ulaşmamıştır, bilmiyorum fakat bu durumdan mutlu değilim doğrusu…

SS: Türkiye’deki müzik, daha doğrusu müzik ve Türkiye hakkındaki hakkında düşünceleriniz neler?

Toni K.: Türkiye’nin müzik geleneği harika. Hiç oraya gitmedim, ama müziğin canlı olduğunu düşünüyorum Türkiye’de. Türkiye’de yaşayanlar için müziğin çok önemli olduğunu biliyorum. ABD’deyken müzik endüstrisi konusunda bir derste müzik işi yapmak için en iyi ülkenin muhtemelen Türkiye olduğunu, insanların Türkiye’de deli gibi müzik satın aldığını, çok sayıda ve sürekli konserler olduğunu aktarmışlardı. Beni asıl ilgilendiren ise konunun sanatsal boyutu. Geçmişte Atatürk’ün Bela Bartok’u Türk müziğini araştırması için Türkiye’ye davet ettiğini biliyorum. Bir de Almanya’dan diğer bir kişi aynı amaçla gelmişti, kimdi… Paul Hindermith olmalı. Onların da yardım ettiği bir gelenek oluştu.

Türkiye’de modern müzik çalışabileceğini kurumlar olduğunu biliyorum, çok iyi bir şey bu. Türkiye’den İzzet Kızıl İstanbul’daki müzik kardeşim, aynı zamanda galaksideki en favori vurmalı çalgılar müzisyenimdir! Onunla birlikte çalışacağım hiçbir projeyi kaçırmam. Onun eşi, Natalia Mann ise harika bir arp ve tuluat sanatçısıdır. Türkiyeli dinleyicilerle tanışmayı ben de çok istiyorum. Muhtemelen bir Roman bandosu (gypsy brass band) ile çalmak çok iyi olur Türkiye’de, çünkü bu çok bilinen bir şey değil. Bizim Çerkezi Orkestar ile yaptığımız müzikte de Türkiye’den çokça esinti var.

SS: Teşekkürler 3.

Toni K.: Ben teşekkür ederim.

  1. Söz konusu ritmin dünyadaki yaygınlığına ilişkin yakın zamanda BBC’de bir belgesel yayımlandı: http://www.bbc.co.uk/worldservice/specialreports/five_notes.shtml
  2. Üsküp’ün Roman mahallesi Şutka kökenli Çerkezi Orkestrası bir ‘funky brass band’. Grubun adı Çerkezi Raşid adlı müzisyenden geliyor ama Çerkezlikle bir ilgileri yok. Manu Chao’nun ve Emir Kustruica’nın birlikte çalışmak isteyip bunu başaramadığı orkestra birkaç yıldır Toni Kitanovski ile birlikte üretiyor. Ortaya çok ilginç, New Orleans tarzı bir Roman müziği çıkıyor.
  3. Toni Kitanovski hakkında daha fazla bilgi için: http://www.tonikitanovski.com/ , sanatçının Çerkezi Orkestra ile ortak myspace sayfası: http://www.myspace.com/tonikitanovskiandcherkezi

Kategori: Dünya, Genel, Söyleşi.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar için RSS besleme

Yorum Sayısı: 0



Yukarı Çık
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer