Skip to content

Serbest Siyasa Söyleşileri – VI: Tayfun Sönmez ve M. Utku Ünver

SonmezUnverİktisat alanında 2012 Nobel ödülü kaynakların dağılımı ve piyasa eşleştirme çalışmalarından ötürü Alvin E. Roth ile Lloyd S. Shapley’e verildi. Ödülün belkemiğini oluşturan çalışmalar ise Türkiyeli genç akademisyenler Tayfun Sönmez ve M. Utku Ünver’e aitti. Dahası, bu çalışmaların önemli bir bölümü Sönmez ve Ünver Türkiye’deyken hazırlanmıştı. Olasılıkla Batı’ya karşı aşağılık kompleksimizin bir ürünü olarak Batı’yla ilintili en eften püften başarılarımızı birinci haber yapmaya can atan basınımız, her nedense Sönmez ve Ünver’in başarısını göz ucuyla fark etmek dışında fazlaca önemsemedi.

Her şey bir yana, Sönmez ve Ünver’in ‘piyasa eşleştirme’ alanındaki çalışmaları zamanında dikkate alınsa olasılıkla Türkiye’de organ yetersizliği nedeniyle daha az insan can verecek, birçok handikap içeren üniversite sınavları görece daha eşitlikçi bir konuma gelebilecekti. Olmadı. Ne siyasi/bilimsel iktidarları ellerinde tutanlar, ne de onların hık deyicisi basın bu konuda da üç maymundan ötesini oynamadı.

Tayfun Sönmez ve Utku Ünver‘in çalışmaları yalnızca anamalcı (kapitalist) iktisat için değil, toplumcu (sosyalist) iktisat tasarımı ve kooperatif kuramları için de zihin açıcı öneriler sunuyor. Kendilerini Türkiye kamuoyuna daha fazla tanıtmak amacıyla bir söyleşi gerçekleştirmeyi borç bildik…

Oyun Teorisi’nin ne olduğunu herkesin anlayabileceği bicimde kısaca açıklayabilir misiniz. Bir de, kooperatif oyun teorisi ile kooperatif olmayan oyun teorisi arasındaki fark esasen nedir?

Utku Unver December 2008Utku Ünver: Birden çok oyuncunun bulunduğu ve oyuncuların elde ettikleri kazanımların sadece kendi kararlarına değil aynı zamanda diğer oyuncuların kararlarına bağlı olduğu ekolojik, ekonomik, matematiksel, politik, sosyal ve benzeri durumlara işbirliksiz (kooperatif olmayan) oyun denir. Işbirliksiz oyun teorisi bu tür oyunları, oyun esnasında oyuncuların diğer oyuncular hakkındaki bilgilerine göre  modelleme ve değişik çözüm (denge) konseptleri tanımlama ile uğraşan matematik ve mikroekonomin alt alanına verilen addır.

Bir işbirlikli oyun ise koalisyon da denilen değişik oyuncuların bir araya gelmesinden oluşan grupların yukarıda belirtilen durumlardaki ortak kazanımlarının belirtilmesi ile tanımlanır. İşbirliksiz oyundan daha soyut olup, karar verme aşamaları ve mekanizmaları belirtilmez tanımda. İşbirlikli oyun teorisi de bu oyunların sonuncunda nasıl koalisyonların ortaya çıkabileceğini ve kazanımların nasıl bölüşülebileceğini inceler.

Genelde işbirlikli oyun teorisinin çok oyunculu durumlarda nasıl hareket edeceğinin değişik kriterlere göre en “güzel” sonucu getirebileceğini bulmada büyük faydası varken, işbirliksiz oyun teorisi ise kendi kazanımı odaklı bireylerin bu sonuçlara ne kadar yaklaşıp yaklaşamayacaklarını tahmin etmekte faydalıdır. O nedenle bu iki oyun tanımı arasında kopmaz bir bağ bulunmaktadır. John Nash’e atfedilen “Nash programı” böylesi durumlardaki şu tip bağları araştırır: Kendi kazanımı odaklı oyuncuların bulunduğu bir ortamda nasıl bir işbirliksiz oyun tasarlanmalıdır ki bu oyunun dengeleri işbirlikli oyun teorisinin öngördüğü bu “güzel” sonuçları versin. Buradan çıkan ve daha once Nobel verilen “mekanizma tasarımı” konusu (Hurwicz, Maskin, Myserson) ve 2012 Nobeli’nde söz konusu edilen “piyasa tasarımı” teorik olarak gelişen Nash programına başka amaçlar da ekleyerek ve işbirlikli oyunlarla sınırlı kalmayarak giderek iyi sonuçları olan işbirliksiz oyun tasarımının pratiğe dönüşmesi ile ilgili.

 


12012 Nobel’ini alan Shapley’in ve Roth’un ve dolayısıyla sizlerin çalışmalarını ve bu çalışmaların toplumsal yararını yine herkesin anlayabileceği biçimde kısaca açıklayabilir misiniz?

Utku Ünver / Tayfun Sönmez: Lloyd Shapley’e işbirlikli oyunlar ve özellikle eşleştirme teorisine yaptığı kuramsal katkılar, Alvin Roth’a da bu prensipleri kullanarak piyasa tasarımı alanını başlatması ve geliştirmesindeki rolü sebebiyle Nobel ödülü verildi.

Lloyd Shapley işbirlikli oyun teorisine en çok katkıda bulunan bilim insanı. İşbirlikli oyunlardaki istikrarlı sonuçları tanımlayan kişi. Bu tanım daha sonra standart hâle gelip en önemli çözüm kümesi olarak literatürde kullanılmış. Nash programı da zaten bu sonuçlara erişebilen işbirlikli oyunlar bulma olarak özetlenebilir. Daha sonra 1962’de (2008 yilinda vefat eden) David Gale ile beraber eşleştirme teorisinin temelini atıyor. Bir eşleştirme (işbirlikli) oyunu genelde kadın – erkek gibi (bir bütünün iki farklı yarısını yansıtması açısından güzel bir örnek) iki küme üzerinden tanımlanıyor. Her bireyin diğer partner kümesi üzerinde tercihleri bulunuyor. Bu tercihlere göre erkekler ve kadınları birbirleri ile nasıl eşleştirebiliriz bunu tanımlıyor. Bu durumdaki istikrarlı eşleşmede birbirlerini eşlerine tercih eden herhangi bir kadın ve erkek ikilisi ya da tek kalmak isteyen bir birey bulunmuyor. Gale-Shapley her eşleştirme oyununda en az bir istikrarlı eşleşme olduğunu buluyorlar ve bunlardan bir (ya da iki) tanesine erişmekte kullanılabilecek daha sonra tüm iki-taraflı eşleştirme teorisinin temelini teşkil edecek “ertelemeli kabul” adını verdikleri bir algoritma buluyorlar.

Pictures of U.S. economists Roth and Shapley, who won 2012 Nobel prize for economics, are seen at Swedish Royal Academy of Sciences in StockholmDaha sonra 1974’te de Shapley ve Scarf’ın yazdığı makale ile paranın kullanılmadığı ve özel mülkiyet hakkının olduğu ortamlarda ev, araba gibi bölünmez malların nasıl takas edilebileceğinin temelleri atıldı. Bu makalede David Gale’e atfettikleri “en iyi takas çevrimleri” algoritması ile istikrarlı tahsisatın bulunabileceğini gösterdiler. 1984’te Alvin Roth pratikte ABD’de tıp doktorlarınının hastanelerdeki staj ve uzman hekimlik programlarına yerleştirilmesinde 1952’den beri kullanılan algoritmanin “ertelemeli kabul” algoritmasına denk sonuçlar verdiğini gözlemledi. Daha sonra bu konuda başka gözlemlerde de bulunarak “istikrarlı” sonuç bulan iki-taraflı eşleştirme algoritmalarının kullanımının devam ettiğini ve istikrarsız algoritmaların genelde terk edildiğini göstererek “piyasa tasarimi” olarak adlandırabileceğimiz alanın temellerini attı. Yani teorikte iyi çalışan mekanizmaların pratikte de uygulanabilirliğini göstermiş oldu. Benim de 2001 ve 2005’te basılan ve doktora esnasında yazdığım çalışmalarım bu konularda idi: istikrarlı ve istikrarsız mekanizmaları biribirinden ayıran başka ne tür özellikler var ve bu ikinci tür mekanizmaların piyasalarda bazı durumlarda kullanımı.

Bu piyasaların en büyük özelliği paranın ve fiyat mekanizmasının temel alış-veriş aracı olmaması (örneğin tüm doktorlar ilk işlerinde hemen hemen sabit ücret alıyorlar) fakat bireylerin partnerleri üzerindeki tercihlerinin en önemli eşleştirme kriteri olması. Öyle olunca alışılagelmiş fiyat mekanizması ve merkezî olmayan tahsisat bu tür piyasalarda kullanılamayıp denge yerine kaos ortamı yaratıyor.

Tayfun Sönmez 1999’da Michel Balinski ve 2003’te Atila Abdulkadiroglu ile birlikte “ertelemeli kabul” algoritmasının nasıl iki taraflı yerleştirme dışında mal tahsisatında da kullanılabileceğini gösteren iki makale yayımladı. İlki Türkiye’deki ÖSYM sisteminin sadece öğrencilerin okullar üzerinde tercihleri olan bir mal tahsisat piyasası olmasına rağmen, o zamanki adı ile ÖYS sınav puanlarını kullanarak “adil” dağıtım yapan bir sistem olduğunu gösterdi. Mal piyasalarındaki “adil” tahsisat ile iki taraflı eşleştirme piyasalarındaki “istikrarlı” eşleşmeler arasında bire bir ilişkiyi gösterdi. Böyle olunca ÖSYM mekanizması “ertelemeli kabul” algoritmasına denk idi. Fakat ertelemeli kabul algoritmasının iki değişik türü var. Bunlardan ilki, öğrencileri adil şekilde yerleşebilecekleri en iyi bölüme yerleştirirken diğeri adil şekilde yerleştirilebilecekleri en kötü bölüme yerleştiriyor. Tayfun makalesinde ÖSYM’nin kullandığı metodun bunlardan ikincisine denk geldiğini gösterdi ve diğerinin kullanılması gereğini belirtti.

2Öğrencileri adil şekilde yerleştirilebilecekleri en iyi okullara yerleştiren metodu, Atila ile yazdıkları makalede ABD’deki ilk-orta-lise eğitimi yapan devlet okullarına yerleştirmede kullanmayı önerdiler. Aralarına Alvin Roth ve o zamanki öğrencisi Parag Pathak’ı da alarak Boston devlet okullarının bu metodu kabul etmesini sağladılar. Hemen hemen aynı dönemde New York devlet okulları yönetimi de, lise yerleşimi için Alvin Roth, Atila Abdülkadiroğlu ve Parag Pathak’ın yönlendirmesi ile benzer bir tasarımı kabul etti.

2004’te ben, Tayfun ve Al Roth böbrek takası üzerine ilk makalemizi yayımladık. Organ nakline muhtaç böbrek hastalarını iki grupta incelemek mümkün. Kendilerine bağışta bulunmak isteyen yakınları olanlar ve böyle yakınları olmayıp ölü donörlerden böbrek almak için listede bekleyenler. Donör yakını olan hastaların da yaklaşık %50’sinin yakınlarının böbrekleri kan ya da doku uyuşmazlığı nedeniyle nakledilemiyor. Bunlar da listede bekliyorlar. Böbrek takası, kendine uyumsuz donör yakını olan hasta-donor çiftleri arasında karşılıklı uyum durumunda takas yapılması esasına dayanıyor. Daha önce bahsettiğim Shapley-Scarf modeli ile bağlantıyı hemen görmüşsünüzdür diye umuyorum. Çünkü organların para ile alınıp satılması etik olarak doğru değil, o yüzden takas bu konuda üretilebilecek tek çözüm. Ayrıca bu model Atila ve Tayfun’un 1999’da yazdığı bir makale ile cok alakalı. Burada geliştirdiğimiz algoritma da, Atila ve Tayfun’un “en iyi takas çevrimleri” algoritmasi versiyonu ile Gale’in algoritmasından daha alakalı; biz buna “en iyi takas çevrimleri ve zincirleri” algoritması dedik. Fakat bu algoritma çeşitli kurumsal detaylar sebebiyle kullanılamadı böbrek takasında. Onun yerine daha sonraki 3 makalemizde pratikte kullanılabilecek metodlar önerdik, ABD’de o dönemde kurulan ilk üç ana böbrek takas merkezinden ikisinin kuruluşunu biz destekledik. Üçüncüsü de biz direkt olarak o merkez ile ilgilenmesek de, bizim önerdiğimiz metodları kullandı. Daha sonra bu “zincir takas” konusu önem kazandı. Bu dönemde de ben ve Tayfun birbirleriyle uyumlu donör-hasta çiftlerinin de takasa kazandırılması konusunda iki-üç makale yazdık ve hâlâ yazıyoruz. Bunların da çok önemli pratik uygulamaları olacağını düşünüyoruz.

3Uzmanlaştığınız alan; böbrek takası, doktorların ve öğrencilerin optimal tahsisi gibi konuların yani sıra başka hangi iktisadi, siyasal ve toplumsal konularda yol gösterici ve çözümleyici olabilir? Örnekler verebilir misiniz?

Utku Ünver: Paranın rolüyle ilgili bazı saptamalarım var. Fiyat mekanizmasının en büyük rolü değerlerle, tercihlerle ilgili bilgiyi en basit yansıtan sistem olması. Giderek komplekleşen ekonomilerde o yüzden fiyat mekanizmasının yükselişini doğal karşılamak lazım. Fakat şimdi enformasyon teknolojisindeki gelişmeler ve mikro düzeyde kurumlaşma, sizin de örneğini verdiğiniz gibi, çok zıt olmasa da alternatif bir kanal oluşturmakta. O nedenle özellikle internet ortamında takas hizmeti veren web sitelerinde inanılmaz bir patlama yaşanıyor. Geçici yazlık ev takası başka bir örnek. Bunlar daha önce paranın ve finansal kurumların aracılık yaptığı eşleştirme görevini yapıyor. “İyilik takas” piyasaları buna örnek verilebilir: ‘Sen benim için bir şey yap, ben de senin icin bir şey yapayım.’

Gerçek anlamda paranın (ve dolayısıyla finans kuruluşlarının) aracılığını azaltıcı/ortadan kaldırıcı ve verimi yüksek barter sistemlerinin (son on yılda Yunanistan’da ve bazı Güney Amerika ülkelerinde ilkçil olarak gelişmeye başladığı gibi) mümkün olduğunu/olabileceğini düşünüyor musunuz?

4Bunların ne boyutta genelleşeceğini zamanla göreceğiz. Paranın yerini tutmasa ve finansal kurumların işlevini azaltmasa da, direkt takas ekonomisi yönünde bir hareketlilik olduğu kesin. Bu gelişmeler yeni ticaret kanalları açarak ekonomik etkinliği arttırmakta. Parasal kredi alma ve para ile ticaret yapmak sonuçta belli bir maliyeti olan (faiz olsun, bu kurumlara erişim açısından olsun) bir metod. Takasın bundan daha iyi olduğu uygulamalar olduğu görüşüne katılıyorum. Bu tabii paranın el değiştirmesi ile ölçülen pek çok makroekonomik ölçütün (gayrısafi millî hasıla, vergilendirme) değişikliğe uğramasına neden olacak. Yukarıdakilerden başka, bizim klasik örneklerimiz okullarda ders dağtımı, yurtlara-ofislere ihtiyaç sahiplerinin yerleştirilmesi, atamalarda kullanılacak rotasyon sistemleri, hayır kurumlarında hangi projelere fon ayrılması gerektiği, evlilik ve benzer ilişkiler için internet üzerinden çevrimiçi eşleştirme, vesaire. Bunların bazıları ile ilgili hem benim, hem de Tayfun’un makaleleri bulunmakta.

 

Tayfun Sönmez’in 1999’de Balinski ile yaptığı Türkiye’de öğrenci yerleştirme sistemine ilişkin çalışmada mevcut ÖSYM sistemine önerilen alternatifte öğrencilerin salt sınav başarılarına dayalı olarak daha adil bir sistemle yerleştirilebileceği gösterildi. Fakat Türkiye’deki ÖSYM tarzı sınavlarda asıl adaletsizlik ‘ceteris paribus’ kabul edilen parametrelerden (örneğin anadili Türkçe olmayan öğrencilerin Türkçe eğitim sisteminden geçmek ve Türkçe sınavlara girmek zorunda olması, örneğin gelir düzeyi düşük ailelerden gelen öğrencilerin gelir düzeyi yüksek öğrencilere göre çok daha kısıtlı ekonomik olanaklarla, yani eşitsiz koşullarda sınavlara hazırlanması, bazı öğrencilerin hem ağır beden emeği gerektiren islerde çalışıp hem okumak zorunda olması, vb.) kaynaklanmakta. Bu durumun pozitif ayrımcılıkla iyileştirilebileceğine ve/veya bunun gereğine inanıyor musunuz?

TayfunSonmezTayfun Sönmez:  Aslında Balinski ile 1999’da yayımladığım makale ÖSYM  sisteminin adaleti konusunda bir eleştiri yapmıyor. Bilakis bu makale ÖSYM  algoritmasının adaletli olduğunu fakat bunun dışındaki birçok konuda yetersiz olduğunu gösteriyor. Zira öğrencileri daha iyi bölümlere yerleştirecek alternatif bir algoritma mevcut; makale de bunu öneriyor. ÖSYM  algoritmasının başka yetersizlikleri de var. Mesela öğrencilerin tercihlerini değiştirip daha iyi tercihlerine girebilmesi, ve hatta sınav  performansını düşürüp yine daha iyi bölümlere girmesi mümkün. Önerdiğimiz algoritman bütün bu zorlukları giderdiği gibi, bu zorlukları gideren tek algoritma.

Türkiye’deki ÖSYM  sisteminin modellenmesi ve düzeltilmesi üzerine yaptığım çalışmanın benim için cok ayrı bir önemi vardır, zira ben o çalışmayı her şeyden önce ülkeme hizmet amacyla yapmıştım. Bu makale Journal of Economic Theory’de yayımlandı ve uzun süre pek ses getirmedi. Ben uzun yıllar ÖSYM’yi bu durumdan haberdar etmeye çalıştım fakat etkili olamadım. O dönemde kendi cebimden çok masraf yaptım ÖSYM  algoritmasını değiştirebilmek için. Daha sonra aynı aksaklıkların çok daha büyük bir boyutunun ABD’de yaşandığını gördüm ve bu çalışmam (Abdulkadiroglu ve Sonmez 2003) American Economic Review dergisinde yayımlandı. İşte bu ikinci çalışma çok daha fazla ses getirdi ve 2012 Ekonomi Nobel ödülünde (böbrek takası çalışmalarımızın yanında) ön plana çıkan öğrenci yerleşimi reformlarına da önayak oldu. Bu aşamada ben Boston şehri ile irtibata geçip kendilerine sistemlerinin aksaklıklarını bildirdim ve düzeltilmesinde yardımcı olabileceğimi  belirttim. Açıkçası ÖSYM ile olan başarısız tecrübem sebebiyle pek de ümitli olmadan böyle bir girişimim oldu. Kendileri 2003’ün Ekim’inde bana geri döndüler ve sunum yapmam için Boston’a davet ettiler. O aşamada ben Atila Abdulkadiroğlu ve Al Roth’u da bu durumdan haberdar ettim ve Boston’da ortak hareket etmeye karar verdik. Al Roth, o esnada öğrencisi olan Parag Pathak’ı da ekibimize ekledi. Aynı dönemde New York öğrenci yerleşim sistemi de çöktü ve kendileri Alvin Roth’tan yardım istediler. Ben, biraz da Türkiye ’de çalışmam sebebiyle, o sürecin bir şekilde dışında kaldım.  Bu iki reform devamında diğerlerini de getirdi ve bugüne geldik.

OSYM_yanit_TayfunSonmezO dönemden sonra öğrenci yerlesim sistemleri üzerine birçok çalışma yapılarak  önerdiğimiz sistemler sizin de üzerinde durduğunuz pozitif ayrımcılık tarzı uygulamaları da içerecek şekilde geliştirildi. Hem benim ve Utku’nun, hem de Haluk Ergin, Onur Kesten, İsa Hafalir, Bumin Yenmez, ve Aytek Erdil’in bu konuda önemli çalışmaları var.

Bu tarz pozitif ayrımcılık, bizim önerdiğimiz sistemlere rahatlıkla entegre edilebiliyor ve bu da şu anda aslında çok önemli bir araştırma alanı. Bizim, iktisadi tasarımcı olarak görevimiz, bu tip tasarımlar geliştirerek sosyal önemi olan problemlerin çözümüne katkıda bulunmak. Sistem bu tarz pozitif ayrımcılığı kabul etmeli mi, etmemeli mi toplumun üzerinde anlaşması gereken bir husus. Ben kişisel olarak bu tarz konularda tarafsız kalmayı, araştırmamın tarafsızlığını korumasi açısından çok önemli buluyorum.

Bu konuda başka bir örnek, böbrekte olduğu gibi insan organlarının alınıp satılabileceği bir pazar oluşturulması konusunda. Böyle bir pazarın oluşturulmasını destekleyen gruplar var. Biz böbrek takası sistemlerini kurduğumuzda bu grupların haklılığı veya haksızlığı konusunda hiçbir tutum takınmadık. Fakat şu anda böyle bir pazar için uygun bir ortam yok, ve bu durumda ne yapılabilir diye düşündük. Zira bu çabalarımız sonunda her yıl binlerce kişiye böbrek sağlanıyor.

 

Bugüne kadar iktisat alanında Nobel ödülüne layık görülenlerin neredeyse tamamı, ekonominin kapitalist esaslara göre işlediği sistemler için geçerli olabilecek çalışmalar yapmışlardı. Halbuki 2012 Nobel’inin verildiği alan, yalnızca kapitalizm altında değil, kapitalizm-dışı sistemlerde de, örneğin sosyalist veya komünist bir sistemde de işe yarayabilecek katkıları bünyesinde barındırıyor. Bu görüşe katılıyor musunuz? Uzmanlaştığınız alanın, sosyalizmin geleceğini veya geleceğin sosyalizmini inşa etmeye yarayacak teorik/pratik araçları ve mekanizmaları içerdiğini düşünüyor musunuz? Öyle ise bunu biraz açımlayabilir misiniz?

Utku Ünver: Öncelikle şunu söyleyeyim. Bizim çalıştığımız alan ideolojiler üstü bilimsel prensiplere dayanan tahsisat prensipleri geliştiren bir alan. Hangi ideolojiye bağlı sistemler altında kullanılabileceği genelde çalışırken üzerinde düşünmediğim konular. Daha çok bu geliştirdiğimiz mekanizmalar eldeki “mikro” kapsamlı problemleri çözmede kullanılabilir mi, beni araştırma yaparken en çok ilgilendiren konu bu.

Peki bu mekanizmalar sosyalist ekonomik prensipleri uygulamada kullanılabilir mi? Buna yanıt vermek için bir-iki konuda birkaç tespit yapmakta fayda var öncelikle. Ekonomiyi en basit haliyle kısıtlı kaynakların etkin dağıtımıyla ilgilenen sosyal bilim dalı olarak tanımlayabiliriz. Bu tanıma dağıtım yanında üretimi de ekleyebiliriz. Etkinlik dışında amaç adil dağılım da olabilir. Etkin dağıtım  ve üretimi yeterince büyük ve rekabetçi piyasalarda sağlayan en basit mekanizma fiyat mekanizmasıdır. Bu mekanizmanın evrimsel açıdan bakıldığında pek çok piyasada başarılı olarak uygulanabilmesinin nedeni çok basit bir prensip ile çalışması, etkin dağıtım  ve üretim için gerekli tüm bilgileri tek bir fiyat ile özetleyebilmesi. Pek çok piyasada bu ve özel mülkiyet hakkı ekonominin çalışabilmesi için yeterli. O nedenle basitlik bence her ekonomik tasarım için en önemli kriter. Bizim çalıştığımız problemler de tüm ekonominin çalışması yanında nispeten daha basit konular. Mesela böbreklerin tahsisatı ya da takası, okullara öğrenci yerleştirilmesi. Ama bir ülkenin ekonomisini düşünecek olursak belki de binlerce konuda tahsisat ve takasın aynı anda yapılması gerekiyor.

Sizin kapitalist olarak nitelendirdiğiniz piyasalarda fiyat mekanizması iyi kötü bu takas ve tahsisatı yerine getirebiliyor, özel mülkiyet hakkıyla beraber. Binlerce piyasada aynı anda merkezî tahsisat ya da takas yaptırmaya çalışmak hem etkin değil, hem hesaplama açısından imkansız, hem de oyunculara yüklediği yükümlülükler açısından cok zorlayıcı. Örneğin oyuncuların hemen her alandaki tercihlerini merkezî mekanizmalara vermeye çalışmaları hem bunları iletmede hem de tercihlerini hesaplamada inanılmaz bir yük oluşturacaktır. O nedenle büyük bir ekonomik sistemin fiyat mekanizması ve özel mülkiyet olmadan çalışabilmesi bana pek gerçekçi gelen bir yaklaşım değil. Fakat bizim tahsisat ve takas mekanizmalarımız fiyat mekanizmasına ve özel mülkiyet kurallarına destekleyici olarak, mesela adil dağılımın olmazsa olmaz diyebileceğimiz yerlerde kullanılması bence en gerçekçi beklentimiz olabilir. Bunlar sağlık, eğitim, politika, vatandaşlık ve insan hakları ile ilgili piyasalar olabilirler. Sonuç itibariyla benim gözümde bizim çalıştığımız alan sosyal adalet konusundaki prensipleri destekleme amacıyla fiyat mekanizması ile özel mülkiyet prensipleri altında çalışan, ana ekonomiye entegre edilebilecek ve destekleme görevi görebilecek bir alan.

Sosyalizmin/komünizmin özüde (‘rekabet’ten ziyade) ‘kooperasyon’a dayandigini soyleyebiliriz. Meseleye bu açıdan baktığımızda, ‘kooperatif’ oyun teorisinin sosyalist/komünist iktisatçılar için üzerinde önemle durulması ve dikkatle çalışılmasi gereken bir alan olduğunu söyleyebilir miyiz? Özü itibarıyla rekabete dayanmayan toplumsal bir sistemin yine de iktisaden etkin (efficient) sonuçlar vermesini sağlamak mümkün olabilir mi? Sizin çalışmalarınızın makro-ekonomi düzeyinde gelistirilmesi, rekabetçi olmayan ama etkin bir ekonomik düzenin kurgulanmasına önayak olabilir mi?

5Kesinlikle ilk gözleminize katılıyorum. Zaten daha ilk sorunuzdan beri yanıtlarımla sizi yönlendirmeye çalıştığım konu bu ve bunun toplumsal hedefler ve bireyler arasında yarattığı doğal gerilim. İşbirlikli oyun kuramı ile bir toplum için en faydalı çözümleri formülleştirmemiz mümkün. Hatta yöneylem araştırması alanı bu konuyu irdelemede özellikle hesaplama metodları konusunda 50 yıllık bir birikime sahip.1950’lerde ekonomi alanından ayrılarak amacını bu tür soruları yanıtlamaya adamış bir alan. Gerek işbirlikli oyun teorisi, gerekse yöneylem araştırması alanları en şaşalı dönemlerini de SSCB’nin dünyadaki en büyük güç olduğu 1960’larda yaşamışlar. Bu da tesadüf değil. Fakat insanların doğasındaki evrimsel süreçlerden kaynaklanan yasama ve hayatta kalma içgüdüleri ister istemez kendi faydalarını optimize etmelerine neden olmakta. Yani işbirliksiz oyun kuramının insanları modelleme biçimi bence en gerçekçi modelleme şekli. İşte Nash programı dediğim araştırma programı daha küçük boyutta diyor ki: işbirlikli oyun kurmanın bize sunduğu bu güzel toplumsal sonuçlara ulaşacak işbirliksiz oyunlar tasarlayabilir miyiz? Bunun makroekonomik çevirisi kısaca şöyle: Nasıl toplumsal ve ekonomik kurumlar kurmalıyız ki, toplumsal refahın yanında adil dağılımı ya da komünizmin ya da sosyalizmin başka amaçlarına sadece kendi çıkarını düşünen bireyler bile olsa ulaşabilsinler. Bu çözümü çok zor ve karmaşık bir soru, fakat aynı zamanda ekonomi bilimini de gerekli hâle getiren bir soru. Modern komünist ve sosyalist makroekononomistler bence bu bağlamda mekanizma tasarımı alanıyla uğraşan mikroekonomistlerden bir şeyler öğrenebilirler.

Tayfun Sönmez: Bu konuda Utku’nun yanıtına şöyle bir ekleme yapmak istiyorum. Sosyalizmin ve komünizmin savunduğu eşitlik ve adalet prensipleri tabii ki toplumsal açıdan önemi yadsınamayacak olan prensipler. Fakat bu prensipleri uygulamak icin “mutlak eşit dağılım” tarzı sistemler desteklendiği zaman, insanın bencil yaratılışından kaynaklanan şu tarz çok önemli bir aksaklık ortaya çıkıyor: Kişiler, çabaları ödüllendirilmediği için, üretimde, toplumsal problemlerin cözümünde vs. gerekli çabayı göstermemeye başlıyorlar. Yetenekli kişiler bu yeteneklerini kullanmamaya ve hatta saklamaya başlıyor. Yani dikkatli tasarımlar yapılmayan durumlar, kişilerin çaba göstermesini büyük ölçüde caydırıcı yönde etkileyebiliyor. Bu da, eşit dağılım esasına dayanan sistemlerde büyük etkinlik eksikliğine sebebiyet veriyor.  Aslında bizim alanımız, yani iktisadi tasarım, şu tarz sorulara da çözüm getirmeye çalışıyor: Sistemin verimini, etkinliği azaltmayacak, kişilerin toplum için arzu edilen davranışlarını teşvik edici ve sonuçları da olabildiğince adil olan mekanizmaları nasıl tasarlayabiliriz? Eğer ideal tasarımlar mümkün değilse, bu ideal amaca nasıl yaklaşabiliriz?

ABD’deki akademik ortam giderek daha zor istihdam sağlıyor, ordu ve iş dünyası dışında fazla maddi destek görmüyor. Ülkede artmakta olan yoksulluk ve 2008’de başlayıp sürmekte olan kriz orta ve uzun erimde durumun daha da kötüleşebileceğinin muştucusu gibi. Bu kısıtlar ve ‘destek’leyiciler ile bilimin (özellikle sosyal bilimlerin) insanlık ve dünya için umut kaynagi olması mümkün mü sizce? Ek olarak, ABD’nin gelecek 30 yıl içinde akademi alanındaki küresel liderliğini sürdüreceği kanısında mısınız?

Utku Ünver: Öncelikle ikinci sorunuzdan başlayayım. Ben ABD’nin gelecek 30 yılda akademik alandaki küresel liderliğini sürdüreceğine inanıyorum, belki tesiri biraz düşebilir ama liderlik devam eder. Bunun en önemli nedeni dünyadaki en iyi üniversitelerin ABD’de olması, en iyi öğrencilerin doktora için ABD’yi tercih etmesi ve sonrasında genelde ABD’de kalması, ve bunun buradaki üniversitelerde yapıcı bir döngü oluşturması. Hâlâ üniversite eğitimine ABD’de talep çok yüksek, önümüzdeki 10 yılda bunun değişeceğini düşünmek zor. Özellikle beyaz yaka ekonomi ile kavrulan ABD ekonomisinde tekrar mavi yaka ekonomiye dönüşüm bir miktar olsa da, bunun üniversite eğitimine talebi etkileyeceğini düşünmek biraz zor. Bu da ABD üniversitelerinin finansmaniının güçlü kalacağının göstergesi çünkü ABD’de üniversite eğitimi paralı ve ücretleri enflasyondan cok daha hızlı artmakta. Büyük olasılıkla bu üniversite eğitimi ücret artış hızı yavaşlayacaktır, fakat üniversitelerin malî krize düşme ihtimalini ben en azından orta vadede çok yüksek bulmuyorum. Bu da hayat imkanları, verilen maaşlar bakımından ABD’de en iyi öğretim üyelerinin kalmasının bir süre daha devam edeceğinin habercisi. Belki Avustralya bu alanda atılım yapabilecek bir ülke. Çin de kendi yurttaşlarını geri çekerek bir atılıma başlamış durumda. Avrupa ekonomisindeki problemlerin yapısal olarak üniversite ve bilim finansmanına da etkisinden dolayı Avrupa üniversitelerinin en azından 10-15 yıl daha kendine gelebileceğini ben düşünmüyorum.

6İlk sorunun yanıtı büyük olasılıkla evet diye özetlenebilir. Bunun önündeki en büyük engel giderek muhafazakârlaşan dünya politik sahnesinde özellikle sosyal bilimle uğraşan bilim insanlarının “politik sol”un hizmetinde gibi görülmesi. Özellikle ABD’de bu politik anlamdaki bilimsel seçicilik, sosyal bilimlerin ve pozitif bilimlerin dünyayı daha iyi yönde ilerletmesine en büyük engel. ABD’den örnek verecek olursak, küresel ısınmanın sol spektrumdaki bilim adamlarının uydurması olarak lanse edilmesi muhafazakar kanatın en sevdiği sloganlardan bir tanesiydi bir iki yıl öncesine kadar. Evrim kuramı da başka bir politik bilimsel seçiciliğe güzel bir örnek. Bunun gibi, ekonomi alanında da “sol dogma” olarak algılanan neredeyse kanıtlanmış gerçekler var. Örneğin insanların mutlak refah seviyesinden çok çevrelerindeki insanlarla yaptıkları refah karşılaştırmasında geri planda kalmamaktan mutluluk duymalari ve fayda almaları deneylerle defalarca kanıtlanmış gerçekler. O yüzden gelir dağılımdaki dengesizliklerdeki artışın toplumsal refaha, ekonomik etkinliğe ve sürdürebilir büyümeye erişmedeki en büyük engellerden bir tanesi olduğunu kabul edip buna karsi önlem alınması “sol dogma”dan daha çok bilimsel gerçeklik olarak kabul edilmesi gereken bir bulgu.

¨Ayrıca makalelerin yazımından sonra değerlendirilip basılması aşamasında bile makalede ne demek istendiğini satır aralıklarını okuyan yazarla aynı milliyetten olan insanların anlaması daha kolay.¨

tayfun_sonmez_utku_unver

Akademik dünyada Türkiye kökenli olmanin dezavantajlı bir durum olduğunu düşünuyor musunuz? Bu soruyu hem Türkiye’de çalışmış hem de ABD’de çalışmakta olan akademisyenler olarak yanıtlayabilir misiniz?

Utku Ünver: Evet. Bunun nedeni iki boyutlu; birisi doğrudan Türk olmak ile alakalı, diğeriyse Türkiye’de çalışmış olmakla alakalı. Ekonomi alanında önemli kliklerin olduğunu düşünüyorum. Bunların milliyetle genelde bir alakası olmasa da alan itibarıyla bir ülkeden olan insanların kültürel iletişimde kullanılan dil nedeniyle beraber çalısmada kolaylık yaşayabilecekleri gerçek. Bunun tam tersini düşünenler de olabilir. Fakat bence koyduğum tezin eldeki kanıtları daha fazla. Ayrıca makalelerin yazımından sonra değerlendirilip basılması aşamasında bile makalede ne demek istendiğini satır aralıklarını okuyan yazarla aynı milliyetten olan insanların anlaması daha kolay. Dikkat ederseniz kayırmacılıktan bahsetmedim. Ama değerlendirme yapanların da kişisel taraflılıklarının objektif bilimsel değerlendirmeyi etkilemeyeceğini düşünmek biraz fazla naiflik olur.  Bunun dışında örnek olma konusu var. Genç kendi ülkesinde 20 yaşına kadar okumuş öğrencilerin kendilerinin elinden tutacak örnek alacakları bir bilim insanı olması önemli. Tüm bunlar bazı ülkelerin bazı alanlara yoğunlaşmasını getirmiş. Mesela oyun teorisi Bob Aumann’ın etkisiyle İsrailli bilim adamlarının çok uğraştığı bir alan olmuş. İtalyanlar makroekonomide yoğunlaşmışlar uzun süre sonra oyun teorisine girmişler.

Benden iki-üç kuşak öncesinde Türkiye’ye dönmüş olan Murat Sertel’den ve öğrencisi Semih Koray’dan başka oyun kuramı ile uğraşmış neredeyse tek bir  Türk akademisyen yok. Benden bir kuşak öncesinde Faruk Gül. Tayfun’u benden yarım kuşak önce sayıyorum çünkü öğrenci iken doğrudan örnek alabileceğim kadar eski bir akademisyen degil. O nedenle özellikle Tayfun’un kuşağı ve yarım kuşak arkasındaki benim kuşağımı koruyacak kollayacak yol gösterecek oyun kuramcımız çok az. Bilkent mezunuyum. Okulun kuruluşunun dördüncü senesinde mezun oldum. Mezun olduğumda bu okulu dünyada kimse bilmiyordu. Doktorada tamamen şans eseri Pittsburgh ‘a gidiyorum. Şimdilerde iyi öğrencilerimizin gittiği Stanford’a M.I.T.’ye gitmek sadece bir hayal bizim dönemdeki Bilkentli arkadaşlar için. Yanlış anlaşılmasın, üniversiteye giriş o zamanlar iki aşamalı ve tek bir sıralama vardı, ikisinde de ilk ona girmiş bir öğrenciydim. Yani Türkiye’de kendini kanıtlamış bir öğrenci iken bir anda kendinizi büyük zorluklar içinde buluyorsunuz. Tekrar kendinizi ispatlamak zorunda kalıyorsunuz, alttan yukarılara çıkmaya çalışmakla geçiyor akademik ömrünüzün büyük kısmı. Bu nedenlerle Türk olmanın başlarken çok zorluğunu çektim. Fakat şimdi özellikle Tayfun ile daha önceleri Ahmet Alkan’la başlayıp bizlerle devam eden bir ‘eşleştirme kuramı Türklerin alanıdır’ anlayışı oturmaya başladı. İyi öğrencilerimizin desteklenmesi daha kolay.

Peki ABD dışında çalışmak bu denkleme nasıl giriyor? Ben şanslıydım. Türkiye’de iken çok önemli makaleler üzerinde çalıştım. Bunda Tayfun’un orada olması, Al Roth ile doğrudan temasta olmam önemliydi. Sonuçta işin gerçeği ABD dışından ABD’deki hakem ve editörlerin yönettikleri dergilerde yayın yapmak çok zor. Bir kere en iyi doktora öğrencilerinin ABD’de iş bulacağı inancı olduğu için, belli başlı 10-15 okul dışındaki okullardan mezun olanlar arasından iyi ekonomist çıkmayacağı anlayışı yaygın olduğu için makalelerinizin içeriğine bakılmaksızın bu imtiyazlı kulüplerin üyesi değilseniz zaten değerlendirmeye çok geriden başlıyorsunuz. Avrupa ve İsrail’deki bazı okullar da ABD’nin yanısıra bu sistemin içindeler. Bunların dışında olup da iyi dergilerde makale basmak çok zor. İşte böbrek takası gibi bir konuda makale yazıp doğrudan hayat kurtarmaya yardımcı olmak gerekiyor. Ne yazık ki ben ve Tayfun çok küçük bir azınlık içindeyiz. Bir başka zorluk da ister istemez bu sistem dışındaki okullarda bilimsel rekabetin ABD’ye oranla daha düşük olması. Yani birbirini tatlı bir rekabet içinde daha ileri iten, beraber çalışan, birbirlerine bilimsel tartışma ortamı sağlayan ve destek veren aktif bilim insanı kümeleri, Türkiye ve benzeri ülkelerdeki okullarda ABD’deki ortalama bir üniversiteye göre daha az. Bu da Türkiye’deki öğretim üyelerini bir miktar rehavete itmekte ve onları bilimsel yaratıcılıklarını köreltmekte. Yani kırılması zor bir kısır döngüye neden olmakta.

7

Tayfun Sönmez: Utku’nun da bahsettiği gibi akademik dünyada Türkiye kokenli olmanın bazi dezavantajları oluyor. Fakat bu durumun en önemli sebebi bilimin ve bilim insanının Türkiye’de ciddiye alınmaması, akademik sistemin Türkiye’deki genel durumu yansıtacak şekilde büyük ölçüde ‘ahbap çavuş ilişkisi’ temeline dayanması ve bu durumun da Türkiye kökenli akademisyenleri yıpratmasıdır. Bu durum ayrıca bir de ‘bizden adam olmaz’ havası yaratıp, bizlere ayrıca zarar vermektedir. 2012 Nobel ödülüne ön ayak olan en önemli çalışmaların çoğu Türkiye’de yazılmasına rağmen, bu durum ‘Türkiye’de Prof. Tayfun Sönmez, Prof. Utku Ünver gibi mikro teorisyenlerin Alvin Roth’la makaleler yazmış olması Türkiye iktisat camiası açısından sevindiricidir’ şeklinde algılanmıştır. Yani malesef yukarıdaki görüşe göre sevinilecek olan durum bizim bir şekilde Alvin Roth ile çalışmayı becermiş olmamız. Ne acıdır ki, bu çalışmalar daha ziyade bizlerin öncülüğünde gelişmiştir. Durum böyleyken, çuvaldızı başkasına batırmadan önce kendimize bakmamız gerektiği düşüncesindeyim.

Kategori: Siyasal İktisat, Söyleşi, Türkiye.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar için RSS besleme

Yorum Sayısı: 1



Yorum eklemeye devam edin

  1. […] bulunmuşlardı. Biz de Serbest Siyasa olarak bu iki iktisatçı ile bir söyleşi yapmıştık (http://serbestsiyasa.com/?p=2880). O söyleşiden çıkan sonuçlardan biri de şuydu: Kooperatif oyun teorisi, yalnızca rekabete […]

Yukarı Çık
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer