Skip to content

İktisatçılardan Şikayetçiyiz

İhsan Ercan Sadi
61926153202678046011153

Çünkü bize yabancı bir dil kullanıyorlar; ne söylediklerini anlamıyoruz. İkincisi, iktisadi hayata dair anlattıkları ile bizim gündelik deneyimlerimiz örtüşmüyor. Üçüncüsü, (özellikle kriz zamanlarında) önerdikleri iktisadi politikalar geçim şartlarımızı daha da kötüleştirmekten başka işe yaramıyor. Her üç sorun da birbiriyle ilişkili ve kökeninde iktisat disiplininde hakim anlayış olan neoklasik öğretinin sermaye ile kurduğu ilişki yatıyor. Bu süreçlere kısaca bakalım.

Ünlü Keynesçi iktisatçı Paul Davidson “Para, Portfolyo Dengesi, Sermaye Birikimi ve İktisadi Büyüme” (1968) adlı çığır açan makalesinin  iktisat alanının saygın bilimsel dergilerinden Econometrica’da yayımlanma süreci ile ilgili “yapısal bir anektod” anlatır. Yazıyı teslim ettikten dokuz ay sonra ulaşan hakem raporlarında kendisine makalenin bu haliyle yayınlanamayacağı, zira “çözümleyici içeriğinde kesinlik ölçütünün” tatmin edici düzeyde olmadığı bildirilmiştir. Davidson, hakemlerin makalenin çözümleyici kudretine dair dile getirdiği sıkıntının cebirsel ifadenin noksanlığından kaynaklandığını fark ederek makalenin içeriğinde hiçbir değişiklik yapmadığını, fakat sözel olarak anlatılan her bir arz-talep ilişkisinden sonra basit cebirsel birer denklem eklediğini ve makalenin ancak bundan sonra yayına kabul edildiğini söylüyor.  Bir araştırmaya göre 20. yüzyılın başında iktisat alanının en saygın beş dergisinde yayınlanan makalelerde sözel içeriğin toplamdaki payının %95’ten yüzyılın sonunda %5’e gerilemesi ve yerini matematiksel yöntem ve araçların kullanımına bırakması bu örüntünün açık göstergelerinden biri. Bu eğilimin ardında birbiriyle ilişkili iki yapısal sürecin olduğu öne sürülebilir. İlkin, iktisat alanının yerleşik dergilerinin editör ve yazarlarının ezici çoğunluğu Amerika’daki üniversitelerde istihdam edilmekte ve doktora derecelerini de yine bu üniversitelerde tamamlamaktadır. Diğer bir ifadeyle, iktisat alanının eriştiği yetkinliği işaret eden temel mecralardan biri olan bu bilimsel dergiler benzer eğitim süreçlerinden geçmiş ve bilimsel ölçütlerin tespiti konusunda benzer görüşlere sahip bir kurumsal oligopol tarafından idare edilmektedir.  Bu da ikinci süreci, yani lisansüstü programlarında verilen iktisat eğitiminin belirleyiciliğini işaret etmektedir. Amerika İktisat Derneği’nin bulgularına göre yüksek lisans-doktora öğrencilerinin en çok şikayet ettiği husus, aldıkları eğitimin içerik itibariyle gerçek dünyanın sorunlarına ilgisiz oluşu ve kıymeti kendinden menkul matematiksel tekniklere yüklenen aşırı vurgudur. Komisyon raporun sonuç kısmında şu saptamada bulunur: “her yeni nesil bir önceki nesle oranla matematikte daha da yetkin bir düzey talep etmektedir. Endişemiz, yüksek lisans programlarının muazzam matematiksel tekniklerle donanmış fakat gerçek iktisadi meseleler karşısında söyleyecek tek sözü olmayan idiot savantlar (aptal dâhiler) yetiştiren eğitim kurumları haline gelmesidir” 1

Burada bir hususun altını çizmek isteriz. Matematiğin yansız bir alet kutusu olduğu doğrudur. Nitekim egemen neoklasik anlayış dışındaki diğer iktisadi miracle4düşünce okulları da matematiksel yöntem ve araçlardan benzer şekilde faydalanmaktadır. Fakat asıl sorun,  matematiğin hakim iktisat eğitiminde soyut ilişkilerin açıklandığı bir temsil dili yerine bu ilişkilerin temel kurucu öğesi olarak kavranıp öğretilmesidir. Hal böyleyken, zaten aşırı uzmanlaşma ile paramparça edilmiş iktisat alanında kendine bir yer kapmaya çalışan iktisat öğrencilerinin -tabiri caizse- kızıl elması, gerçek toplumsal ilişkileri tarihsel bağlamında ele alıp eleştirel bir tahliline girişmek yerine, toplumsal yaşamın diğer alanlarından bağımsız olarak kavranan ve çoğunlukla gerçekdışı varsayımlara yaslanan iktisadi bireyler arasındaki ilişkileri matematiksel bir kesinlikle kuramsallaştırmak haline gelmiştir.

Bu bizi ikinci şikayetimize, yani iktisadi anlatının bizim hikayemiz olmaması meselesine getiriyor. Neoklasik iktisat öğretisine yönelik eleştiriler üç kümede gruplandırılabilir. Bunların ilki, diğer pozitif bilimlere de cepheden bir eleştiri getiren ve genel olarak bilimsel yöntem ve ölçütleri hedef alan postmodern bilgi kuramı ile uyumludur. Buna göre toplumsal yaşam basit nedensellik ilişkileri ile kuramsallaştırılamayacak ölçüde karmaşıktır ve toplumsal bilimler ele aldıkları konunun doğası itibariyle toplumsal yapı ve süreçleri doğal bilimler gibi çözümleme çabasından vazgeçerek esas olarak insan ilişkilerinin kurucu niteliğini anlamlandırma ve yorumlama çabasına girişmelidir. Bu eleştiri geleneğinin temel sorunu ele alınan sistemin bütün bu toplumsal belirsizlik ve tarihsel özgüllükler içerisinde kendisini nasıl yeniden üretebildiği ve bireyler hür iradeleriyle hareket ediyor olsa dahi bu istikrarı mümkün kılan yapısal koşullar altında hangi kısıtlara maruz kaldığı gibi sorulara yanıt verememesidir. İkinci bir eleştiri kümesi neoklasik iktisadın bilimsellik ölçütlerine sadık kalma kaydıyla varsayımlarının gerçekdışılığını öne çıkaran ve heterodoks iktisat anlayışı olarak adlandırılan iktisadi düşünce okullarından gelmektedir. Buna göre örneğin neoklasik iktisat tam bilgi sahibi bencil bireylerin kusursuz rekabet koşulları altında ussal tercihlerde bulunması halinde piyasanın en uygun (optimal) sonuçları vereceğini savlarken, heterodoks iktisat anlayışına göre bilgisi kusursuz olmayan bireyler bencil olmayan davranış kalıplarıyla kusursuz olmayan rekabet koşulları altında kısıtlı ussallıkları ile tercihte bulunduğundan piyasa en uygun olmayan sonuçları verir.

alien_priestAçıkça görüldüğü üzere bu cepheden yöneltilen eleştiriler neoklasik öğretinin kuram ve kavrasallaştırmalarına karşı çıkmak yerine ancak bunları gerçek yaşamla daha uyumlu hale getirecek birtakım düzeltme önerileri getirmektedir. Zaten bu yüzden de egemen iktisat geleneği bu eleştirileri mas etmekle yetinmiş ve ders kitaplarında bile bu önerileri temel kuramdan sapmalar yahut kurama ekler halinde yer vermekte zorlanmamıştır. Üçüncü kümede yer alan eleştiri geleneğine göre ise egemen iktisat anlayışının asıl sorunu üst düzey soyutlama yöntemleri kullanması yahut bireyi ussal olarak kavrayarak toplumu anlamanın temel birimi olarak konumlandırmasında ve toplumsal hayatı piyasanın egemenliği altında yorumlamasında değildir. Bilimsel düşüncenin temelinde karmaşıklıkların, belirsizliklerin ve düzensizliklerin buğulandırdığı toplumsal ilişkilerin yapısal koşullarını ifşa etmek yatmaktadır ve tam da bu yüzden bilimsel olan indirgemeci, soyutlamacı ve belirlenimci olmalıdır. Öte yandan, toplumsal hayatın temelinde insan; kapitalizmin merkezinde ise piyasanın hükümdarlığı yer almaktadır. Benzer maddi koşullar altında karar veren insanların benzer davranış kalıpları sergilemesini başka türlü izah etmenin mümkün olmadığı öne sürülebilir. Örneğin kapitalist bir şirket, yöneticisinin dinsel inanışları, etnik kökeni, cinsel kimlik ve yönelimleri vs. ne olursa olsun, içinde bulunduğu piyasanin rekabet koşulları uyarınca yönetilmelidir; aksi halde, bu rekabet koşullarına uygun yönetilen diğer şirketler tarafından piyasanın dışına itilmeye mecbur bırakılacaktır.

Buna göre yerleşik iktisat anlayışının asıl sorunu toplumsal yaşamda eşitsiz ilişkileri yapısallaştıran iktidar ilişkilerini kuramsallaştıramamasında aranmalıdır. Neoklasik iktisada göre piyasa, özdeş üretim koşulları altında ve benzer teknolojik düzeylerde üretim yapan, dolayısıyla da fiyata yahut pazar payına müdahale edemeyen özdeş üretim birimlerinden müteşekkil ve uzun dönemde genel denge koşullarını yaratan bir dizge olarak tasarlamaktadır. Oysa Marksist iktisadın da mensubu olduğu ve bizim üçüncü eleştiri kümesinde tasnif ettiğimiz klasik politik ekonomik anlayışa göre piyasanın temel düzenleyici mantığı amansız bir varoluş mücadelesinin verildiği rekabet koşullarıdır: hayali bir denge tasarlanacak olsa bile bu rekabet koşulları hiçbir zaman dengeye gelemez; ancak bu denge etrafında düzensiz hareketler yaratır. İkincisi, toplumsal yaşamın temelinde tarihsel süreçler tarafından belirlenen mülkiyet ilişkilerinin bir sonucu olan sınıf kavramı yer almaktadır. Kapitalist sistemi harekete geçiren ve hareket halinde kalmasını sağlayan yine tarihsel koşulların özgül bir ürünü olan kâr saikidir, ve kapitalist devletler dahil olmak üzere toplumsal ilişkilerin tümü kârlılık oranlarının (sermaye birikim süreçlerinin) mümkün kıldığı yapısal koşulların etkisi altında şekillenir. Tam da bu yüzden işsizlik ve kriz kapitalist sisteme içkindir (sistemin yapısal birer unsurudur); ve kâr eyleyicisi sermayenin toplumun bütün diğer kesimlerine yapısal olarak üstünlük kazanmasını sağlayan siyasi ve iktisadi kudreti bundan kaynaklanmaktadır—kapitalist toplumun sıhhati sermayenin gelişim şartlarına yapısal olarak bağımlıdır, ve sermayenin hegemonyasını kuran da bu maddi koşullardır. Halbuki neoklasik iktisada göre kendi kurallarına uygun hareket eden piyasa bu iktidar ilişkilerinden münezzeh olduğu müddetçe işsizlik ve kriz gibi arızi koşullardan azadedir. Bu yüzden de hakim iktisat anlayışına göre kriz yahut işsizliği yaratan iktisadi yapılar değil, devlet ve sendikalar başta olmak üzere bu iktisadi yapıların elverişli bir şekilde gerçekleşmesini engelleyen siyasi ve kültürel kurumlardır.

Sorun bu şekilde tespit edildikten sonra hakim iktisat geleneğinden gelen iktisatçıların kriz zamanlarında neden emeği baskılayacak ve devletin elini
Game-Theory-in-Neoclassical-Economicssermayenin karşısında güçsüzleştirecek politikalar önerdiğini anlamak zor değil. Asıl kafa karıştırıcı olan, Ha-Joon Chang gibi saygın bir iktisadi kalkınma uzmanının dahi şu soruyu sorabilmesinde: “Avrupa’da hükümetlerin kendi halklarına modası geçmiş IMF tarzı programları dayatması çok tuhaf. Çok uzaklarda bir ülkenin halkına ne haliniz varsa görün demek ile aynısını egemenlik iddiasında bulunduğunuz kendi halkınıza reva görmek başka şeyler olsa gerek.” 2. Ha-Joon Chang’ın ve benzer “eleştirel” birçok iktisatçının göz ardı ettiği, egemen devletlerin de IMF gibi kapitalist sistem içinde ancak sermayenin birikim koşullarının gereklerine göre siyasal iktisadi kararları almaya mecbur kaldığı, dolayısıyla da asıl bu politikaları dayatanın siyasi kurumlar değil, sermayenin bizzat kendisi olduğu. Aslında bütün bu kafa karışıklığını giderecek tek ve basit bir reçete var. Sermayenin karşısında emeğin yanında yer almak ve emek için mücadele etmek. Oysa iktisatçılar denklemi yanlış kuruyorlar; bundan dolayı onlardan şikayetçiyiz!

  1. Hansen, Lee (1991) “The Education and Training of Economics Doctorates: Major Findings of the Executive Secretary of the American Economic Association’s Commission on Graduate Education in Economics”, Journal of Economic Literature, Vol. 29, No. 3: 1054-1087.
  2. http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2012/sep/28/europe-riots-root-imf-austerity

Kategori: Dünya, Genel, Siyasal İktisat.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar için RSS besleme

Yorum Sayısı: 0



Yukarı Çık
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer