Skip to content

Devleti Sıkıştırmak

İhsan Ercan Sadi

Ferdan Ergut hocamız 22 Temmuz 2012 tarihinde Radikal 2’de yayımlanan “At Arabanın Önüne” başlıklı yazısında silahlı mücadelenin sona erdirilebilmesinin temel koşulu olarak devletin tutumunda radikal bir değişikliğe gitmesi gerektiğini, dünyadaki benzer tarihsel deneyimlerden örnekler vererek savlamaktadır (http://tinyurl.com/96xgac4). Kanımızca kendisinin bu tespiti dogru olmakla beraber, devletin ne zaman ve hangi koşullar altında şiddetten vazgeçip silahlı çatışma halinde bulunduğu örgütlerle müzakere masasına oturduğunu tartışmamaktadır. Bizce devletin baskı stratejisini geçersizleştirmede ve isyancıların siyasi karar alma süreçlerine dâhil edilmesinde iki unsur öne çıkmaktadır. Bu koşulların ilki, halkın devletin uyguladığı şiddeti meşru görmemeye başlayarak desteğini çekmesidir. İkincisi ise, egemenler için baskı uygulamanın ve ayaklanmaların sebep olduğu karışıklıkların maliyetinin, verilecek tavizlerin maliyetinden daha yüksek hale gelmesidir. Bu unsurları örnekleyen tarihsel deneyimlere kısaca bir göz atalım.

Vietnam

Jeffrey Race, War Comes to Long An başlıklı kitabında Vietnam’da (1956-1965) neredeyse hiçbir kaynağa sahip olmayan komünistlerin nasıl olup da iktisadi, siyasi ve askerî kaynaklar açısından son derece zengin ve üstelik Amerika’nın desteğini de arkasına almış Saigon hükümetine karşı galebe çalabildiğini sorgulamaktadır. Race’e göre isyanın başarılı olabilmesinin temel sebebi Komünist Parti’nin temasta bulunduğu halkın sıkıntılarını önceleyen ve yerel yönetimlerde erk ve yetki sahibi olmalarını sağlayan bir strateji benimsemesiydi. Buna karşın Saigon hükümetinin rejime destek sağlayacak toplumsal güçler dengesini kendi lehine çevirmeye çalışmak yerine, kurulu düzeni korumak amacıyla öncelikle askeri alanlara yatırım yapmayı tercih etmesi yenilgisinin temel hazırlayıcısı oldu. Zira yerel halkla doğrudan ilişki kurmayı beceremeyen devlet aygıtının güvenlik gerekçeleriyle kuvvetlendirilmesi, çatışmaları şiddetlendirmekten başka bir sonuç vermemekteydi.

El Salvador ve Güney Afrika

Öte yanda, Elisabeth J. Wood’un Forging Democracy From Below adlı kitabında öne sürdüğü gibi El Salvador’da (1980-1992) gerillaların silah bırakmasıyla sona eren müzakere sürecini şekillendiren temel unsur, silahlı çatışmaların siyasi ve iktisadi çevreleri istikrarsızlaştırması idi. İç savaş sonucunda gerillalar yalnız ülkenin politik ekonomisini değil, egemenlerin sınıf bileşimini de değiştirmeyi başardılar. Bunu, arkalarına aldıkları halk desteğiyle, toprak ağalarını yatırımlarını emeği-baskılayıcı tarımsal üretimden ticari faaliyetlere yöneltmek mecburiyetinde bırakarak sağladılar. Neticesinde seçkinler iktisadi çıkarlarını güvence altına almak üzere siyasi tavizlerde bulunma kararı aldı. Benzer şekilde Güney Afrika’da (1983-1994) sendikal mücadele sonucunda hızla azalan kârlar ve genel siyasi belirsizlik ortamı da sermayedarları yatırım tercihlerini sermaye-yoğun varlıklara ve yüksek teknolojinin kullanıldığı üretim alanlarına kaydırma kararı almaya teşvik etti. Kısacası her iki ülkede de seçkinler silahlı ayaklanmaların sebep olduğu karışıklıkların maliyetindense isyancılarla müzakere masasına oturup verilecek tavizlerin maliyetini üstlenmeyi yenilenen çıkarlarına uygun bulduklarında şiddet ortamı sona erdirilebildi.

Türkiye’de durum nedir?

Saigon hükümeti “gerçekleri göremediğinden” değil, iktisat-dışı zor kullanmaya yapısı gereği mecbur bir toplumsal sınıfın (yani toprak ağalarının) çıkarlarını savunduğu için halkın desteğini yitirmeye mahkum, baskıcı bir mücadele yöntemi benimsemişti. Türkiye’de ise devlet ve egemen sınıfların sermaye birikimi çerçevesinin izin verdiği sınırlar içinde başkaldıran halklara kimi tavizlerde bulunabilme önceliğine sahip olduğunu söyleyebiliriz. Burada söz konusu olan, hükümetlerin şu ya da bu sıklıkla uygulamaya koyduğu yatırımı teşvik planları değildir. Zira bu teşvik paketleri ile her ne kadar devlete bağımlı yerel seçkinler yaratmak arzulanıyorsa da, bölge halklarının mustarip olduğu sömürü ve baskı düzeninde yapısal bir dönüşüm hedef alınmamaktadır. Diğer bir ifadeyle, iktisadi kalkınmanın amacı (erkin, toplumsal konumun, gelir ve refahın, vs.) çoğaltılmaya çalışıldığı (incremental) siyasaların uygulanmasıdır; yeniden bölüşüldüğü (redistributive) değil. Nitekim, yoksulluğu ayaklanmanın temel sebeplerinden biri olarak gören Saigon hükümeti de benzer iktisadi kalkınmacı tedbirlere başvurmuş, fakat bölge halkının kitleler halinde Komünist Parti’nin saflarına geçmesini engelleyememişti.

Oysa Türkiye’de ağır aksak da olsa işleyen burjuva demokratik kurumlar hem seçkinlerin rejime desteğini güvence altına almada, hem de madun sınıfların kısıtlı da olsa kimi yurttaşlık haklarından faydalanarak kurulu düzenle karşılıklı bağımlılık ilişkileri kurmasını sağlamada hayati işlevler üstlenmektedir. Devlet silahlı çatışmayı sona erdirme yolunda ufak adımlar attığında dahi yükselen milliyetçi hezeyanların en önemli sebebi de bu karşılıklılık ilişkisinin tehlikeye düşeceği yolundaki endişelerdir. Kısacası Saigon hükümetinden farklı olarak Türkiye’de hükümetler Kürt sorununda şiddeti önceleyen politikalara halkın desteğini sağlamakta güçlük çekmemektedir.

Öte yanda, her ne kadar süregelen savaştan hangi kesimlerin iktisaden nasıl nemalandığını tam olarak bilmiyor olsak da, savaşın El Salvador yahut G. Afrika’daki deneyimlerin aksine Türkiye’nin politik ekonomik yapısında herhangi bir kökten dönüşüme sebep olmadığını ileri sürebiliriz. Bunun bir nedeni, silahlı mücadelenin alanı olan güney doğu’nun gayri safi katma değer yaratılmasındaki payının ihmal edilecek düzeyde az olmasıdır. Diğer bir ifadeyle, iktisadi seçkinlerin savaştan doğrudan hiçbir kâr etmediklerini varsaysak bile, süregelen savaşın çıkarlarına herhangi bir zarar vermediğini söyleyebiliriz. Fakat daha önemlisi, savaşa aktarılan kaynaklar yalnız etnisiteye dayalı toplumsal hiyerarşileri pekiştirmek suretiyle alt sınıflar arasında rekabeti yeğinleştirmekle kalmayıp emek piyasaları için Kürtlerden müteşekkil muazzam bir  ucuz işgücü ordusu yaratma işlevini de üstlenmektedir. Hal böyleyken sermayedar sınıfın silahların bırakılması yolunda irade göstermesi, akla pek yatkın bir ihtimal olarak görünmemektedir.

Şiddetin bitmesi için

Burada önerilen çözümleme doğru ise devletten Ferdan Ergut hocamızın önerdiği radikal tutum değişikliğini beklemenin şu an için gerçekçilikten uzak olduğunu, zira Türkiye için bahsettiğimiz her iki koşulun da geçerli olmadığını öne sürebiliriz. Eğer 1990’lı yıllardaki gibi genel siyasi belirsizlik ortamını körükleyecek terör eylemlerinin yaşamlarımızı yeniden kabusa çevirmesini istemiyorsak önümüzde tek bir seçenek var: Bir yandan Kürt hareketinin siyasi düzlemde temsil edilebilirliğinin önündeki bütün engellerin kalkmasını sağlamak için yasal, siyasal ve toplumsal her alanda mücadele etmek; öte yandan da Türkiye’nin batısında emekçi sınıfların sermayedarları taviz vermeye zorlamak için örgütlenmelerine güç vermek. Zira tarihsel deneyimler göstermiştir ki, devletler tekellerinde bulunan şiddet uygulama ayrıcalığından hiçbir zaman hür iradeleriyle yahut ricayla vazgeçmezler.

Kategori: Dünya, Siyasal İktisat, Türkiye.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar için RSS besleme

Yorum Sayısı: 0



Yukarı Çık
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer