Skip to content

Mert Tuğrul Özkök, Hicap Erdoğan’ın yargılanmasını yazdı…

Mert Tuğrul Özkök*, 28 Şubat 2044

[* Kürt bölgeleri Türkiye’den ayrıldıktan on yıl sonra Hak Parti’yi (HAKP) ve onun tutuklu lideri Hicap Erdoğan’ı savunmak amacıyla yazılan bu yazının, 14 Ocak 2012’de saygıdeğer kalem Ertuğrul Özkök tarafından yazılmış 12 Eylül darbesini eleştiren şu yazı: http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=19683690&p=2 ile hiçbir ilgisi, alakası yoktur. Mert Tuğrul Özkök 12 Eylül darbesinin hemen sonrasında Kenan Evren’e, 2002 yılından itibaren HAKP’ye verdiği desteği 2044’te de o gün iktidardaki Liberal Parti’den esirgemediği yazılarıyla tanınan 94 yaşında bir yazardır.]

GEÇEN gün bir arkadaşım çok ilginç bir soru sordu.

“Yüce Divan’da yargılanan Hicap Erdoğan dava sırasında acaba kimleri tanık olarak çağırabilir?”

İlk bakışta sıradan bir soru gibi geldi.

Arkasındaki ilginç noktayı yakalayamadım.

“Bilmem ki” dedim.

Muzip bir ifadeyle yüzüme baktı.

“Mesela, devlet güçleri ile TKK savaşıp günde 25 kişi ölürken, nefret söylemi kullanarak yalnızca öldürülen gerillaları manşet yapan, o zamanlar Türkiye’nin bir parçası sayılan Kürt illerinde yaşayanların taleplerini hiç dile getirmeyen gazetelerin yöneticilerini davet edemez mi?”
* * *

Hangi gazeteleri?

“Mesela Cinali Sıvaoğlu’nun, Saltuk Altaylı’nın, Müseyyip Can’ın, Sethullah Gülen’in, Zahmet Maltan’ın gazetelerini… Yani her gün şiddeti körükleyen, tüm sorunu salt törör sorunu gibi gösteren bütün gazeteleri…”

Tabii bir de BDP’li tüm vekillerin ve belediye başkanlarının KCK davaları ile hapsedilmesinin hemen arkasından yazılanlar var.

Atılan destek manşetleri, başyazılar, köşe yazıları…

Cemaatlerden, tarikatlardan gelen destek mesajları…

“Hicap Erdoğan bütün bu insanları, uyguladıkları baskı ve zorbalığın haklılığını ispatlamak için tanık olarak çağırırsa ne olur?”

* * *

Ne olacak, “özel yetkili dava”, “özel eğlenceli bir cümbüşe” dönüşür.

Düşünebiliyor musun, o dönemde kim bilir kimler neler demişler, neler yapmışlar.

Tabii ben şeytanın değil, daha da beteri, Deccal’in avukatı olduğum için hemen sordum.

“Arkadaş öyle diyorsun da, iddianamede Hicap Erdoğan iktidara gelmeden önceki bütün o olayları MGK’nin/PKK’nin planladığı öne sürülmüyor mu?”

Arkadaşımın yüzündeki muzip ifade birden benimkinden beter bir iblise dönüşüyor:

“Yani bu durumda, sen, Hicap Erdoğan iktidara gelmeden önce atılan bütün manşetler, yazılan bütün o yazılar, Kürtleri zorbalıkla asimile etmek için verilen bütün o destekler, ‘Yaşasın tek dil, tek ulus’ çığlıkları, hepsi, asimilasyon ve zorbalık planının parçasıdır mı demek istiyorsun?”

* * *

Nasıl diyebilirim ki…

O dönemde bilgisayar belleklerinin yerini alan cloud uygulamaları ve geleceğe etkili virüsler henüz fazla geliştirilmemiş.

Bu durumda, “Ülkede kardeşi kardeşe düşman etmek için bir eylem planından” nasıl söz edebilirim?

Elimde 11 numaralı bir dvd bile yok. Kimsenin günahını alamam.

Desem desem şunu diyebilirim:

“Yok canım olur mu böyle deli saçması şey… Akıl var izan var”.

Doğru, akıl var izan var…

Bizde var da, günlerdir ev ev dolaşıp kapı işaretleyen medya gammazları yolu açmışlar bir kere; mahallenin ne arı kalmış, ne izanı…

Gammazcılık gözde meslek…

* * *

Arkadaşım gitti ama aklıma düşürdüğü kurt da orada kaldı.

Gerçekten Erdoğan, bunca insanı tanıklığa çağırsa, onların attıkları manşetleri, yazdıkları yazıları savcının, hâkimin önüne koysa ne olur?

Üstelik özel bir çalışma yapmaya da gerek yok.

Erdoğan’ın yayımlanmış hatıralarında bunların hepsi var.

Epey eğlenceli olur.

Maksat maziyle hesaplaşmak değil mi… İyi ve memlekete faydalı bir hesaplaşma olur.

* * *

Hele hele Durmaz Yozdil‘in 30 Ekim 2023 günü, yani Kürdistan ve Türkiye’yi kapsayan eski cumhuriyetin 100. kuruluş yılının hemen ertesi sabahı yazdığı taş gibi baş eseri de, layiha olarak dosyaya koyarsa…

Hani o, “Demokraasi güçlerimizin 1937’de Dersim, 1993’te Lice ve 2011’de Roboski’den bu yana yaptığı hareketler bir hısım veya zümre menfaatinin dışında; sadece hukuk, insanlık ve vatan aşkının bir neticesidir” diye başlayıp, “Bu hareketin meşruluğu ve büyüklüğü yıkılanların gayrımeşruluğu ve küçüklüğüyle makusen mütenasip bir abide gibi ortaya çıkmaktadır” diye devam eden…

Ve, “Bize bu günleri tattıran ve bir milletin haysiyetine konmaya çalışan tozları temizleyiveren Demokraasi güçleri sağ olsunlar” diye biten, olağanüstü bir üslupla ambalajlanmış o cümleleri…

İşte onları da koysa…

* * *

Fena mı olur…

Memleketimizden eşsiz insan manzaraları okuruz.

Hepimiz tarihten engin bir “zamanın ruhu” dersi çıkarırız.

Bir de, o dönemlerde birbirleriyle her türlü fikir mücadelesine girdiği halde, hiçbir zaman gammazlama gibi kalleşliklere tenezzül etmeyen gazeteciler neslini saygıyla anarız…

Bir de Enginar Dıç‘ın, bir Mehmet Kemkeç’in, bir Mükremin Rulmanlı’nın, bir Sazlı Isıcak‘ın, bir Gece Temelkuran‘ın, bir Krem Dumanlı’nın nasıl gazeteci olabildiğini anlarız.

Çünkü onların hiçbirinin elinde, sürgüne gönderilmiş, maltalarda süründürülmüş bir meslektaşın kapısını işaretleyen boya yoktu; onlar hep kalemlerini kullandılar.

Kategori: Genel, Mizah, Siyasal İktisat, Türkiye, Yoksulluk.

Etiketler: , , , , , , , , ,

Yorumlar için RSS besleme

Yorum Sayısı: 0



Yukarı Çık
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer