Skip to content

Serbest Siyasa Söyleşileri – IV: Ha-Joon Chang

Hem sağ hem de sol benden hoşlanmıyorsa, doğru bir şey yapıyor olmalıyım.

Devlete dayalı kalkınma stratejisinin izlendiği dönemde, takip eden 30 yıllık serbest-piyasa deneyimine göre, daha hızlı ekonomik büyüme, daha adil gelir dağılımı ve çok daha az finansal kriz görülmüştü.

Türkiye ekonomik gelişmeye karşın hesap sorulabilirlik ve söz hakkı gibi kurumları geliştirememişse; bunun nedeni, bu kurumları geliştirmeye çalışanların bu kurumların oluşturulmasını engellemek isteyenler kadar etkili olamamalarıdır.

Bir ülkeyi gerçekten çok iyi bilmiyorsanız, o ülke için doğru olan bir siyasal strateji öneremezsiniz aslında. Hatta ülkeyi çok iyi bilseniz bile çoğu kez yanılabilirsiniz, çünkü insan etkin bir özne olarak işin içine girdiğinde sonuçları gerçekten öngöremezsiniz.

Yalnızca şu anda mümkün olan şeyleri hedeflersek, hiçbir şeyi anlamlı biçimde değiştiremeyiz. Gerçek değişimler ancak birçok kişinin tamamen gerçek-dışı bulduğu şeyleri denediğinizde ortaya çıkar.

Elbette kapitalist toplumlar sosyalist ülkelere göre daha fazla eşitsizlik üretme eğilimindedirler, ama eşitlik tek başına bir toplumun başarı ölçüsü olamaz.

Avro-bölgesi krizi Avrupa Birliği’nin geleceğine ilişkin büyük bir kuşku yarattı, Avrupalı ulusların Avrupa denen yeni bir ‘ulus’ inşa etmesine ilişkin siyasal taahhütlerinin yüzeyselliğini ortaya çıkardı. Bakın, Almanlar Yunanistan’a sanki Leipzig’e veya Hamburg’a muamele eder gibi davranıyorlar.

2008 krizi neoliberal ideolojinin itibarını kesinlikle zayıflattı, ama unutmayalım ki bu ideoloji parası ve siyasal/ideolojik gücü olan birçok insan tarafından destekleniyor, yani neoliberalizmi tahtından indirmek o kadar da kolay olmayacak.

İşgal (Occupy) hareketlerinin içinde kapitalizm karşıtı olan oldukça büyük bir azınlık var (Marksistler, anarşistler vs.). Ancak, çoğunluğun aslında kapitalizmi ortadan kaldırmak istemediğini, kapitalizmi yalnızca düzeltip iyileştirmek istediğini düşünüyorum.

***

Serbest Siyasa Söyleşileri’ne neoliberal küreselleşmenin, serbest-piyasa politikalarının ve neoklasik iktisadın dünyadaki en etkili muhaliflerinden biri olan Cambridge Üniversitesi iktisatçılarından Ha-Joon Chang ile devam ediyoruz. Marksistlerin Chang’ın tezlerinden neden hoşlanmadıklarına, ekonomik gelişme ile kurumsal gelişme arasındaki ilişkiye, Chang’ın önerdiği alternatif iktisat politikalarının günümüz dünyasında uygulanabilir olup olmadığına, ‘azgelişmişliğin gelişmesi’ tezine, devlet-sermaye ilişkisine, sürmekte olan küresel finansal krizin olası sonuçlarına ve İşgal (Occupy) hareketlerine değindiğimiz bir söyleşi oldu bu.

Ha-Joon Chang 1963 yılında Güney Kore’nin başkenti Seul’de doğdu. İktisat alanında lisans derecesini Seul Ulusal Üniversitesi’nden aldıktan sonra, 1986’da lisansüstü eğitim için İngiltere’ye gitti. İktisatta yüksek lisans derecesini 1987’de ve doktora derecesini 1992’de Cambridge Üniversitesi’nin (o zamanki adıyla) İktisat ve Siyaset Fakültesi’nden aldı. 1990’dan bu yana aynı üniversitenin İktisat Fakültesi’nde ve Kalkınma Çalışmaları Programı’nda öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Devletin kalkınmadaki rolü, sanayi ve teknoloji politikaları, kurumsal değişim, küreselleşme, özelleştirme, neoliberalizm, serbest piyasa ve kapitalizm gibi alanlarda çok sayıda akademik makalesi ve kitabı yayınlanmış olan Chang, 2003’te Avrupa Evrimsel Siyasal İktisat Derneği’nin (European Association for Evolutionary Political Economy) verdiği Gunnar Myrdal Ödülü’ne ve 2005’te “iktisadi düşüncenin keşif alanını genişleten” iktisatçılara verilen Wassily Leontief Ödülü’ne layık görülmüştür. UNDP, UNCTAD, FAO, ILO, Dünya Bankası gibi uluslararası birçok kuruluşa danışmanlık da yapmış olan Chang’ın İngilizce yazdığı kitapları Türkçe, Farsça, Endonezce, Korece, Japonca, Çince, Portekizce, İspanyolca ve İtalyanca dillerine çevrilmiştir. Chang’ın Türkçeye çevrilmiş kitapları şunlardır: Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü (İletişim, 2003),Kalkınma Yeniden – Alternatif İktisat Politikaları Elkitabı (İmge, 2005, ortak yazar: Ilene Grabel), Kapitalizm Hakkında Size Söylenmeyen 23 Şey (Say, 2011), Sanayileşmenin Gizli Tarihi (Epos, 2012).   

***

Söyleşiyi İngilizce orijinalinden çeviren: Serbest Siyasa ekibi

Serbest Siyasa (SS): Sayın Chang, Serbest Siyasa’nın söyleşi ricasını kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Dünyada ana-akım iktisada karşı çıkan en etkili iktisatçılardan birisiniz. Serbest-piyasa politikalarına ve neoliberal küreselleşmeye karşı kararlı muhalefetinizle tanınıyorsunuz. Ancak, yalnızca neoklasik-neoliberal iktisatçılar değil, aynı zamanda bazı radikal-Marksistler de sizin tezlerinizden hoşlanmıyorlar. Taban tabana zıt iki ekolün sizi eleştirmekte uzlaşması nasıl mümkün oluyor?

Ha-Joon Chang (HJC): Eh, hem sağ hem de sol benden hoşlanmıyorsa, doğru bir şey yapıyor olmalıyım. Serbest-piyasa iktisatçıları ve Marksistler bana karşı muhalefette birleşmiş görünüyorlar. Çünkü serbest-piyasa politikalarını eleştiriyorum ve serbest-piyasa iktisatçıları kendi kutsallarına saygısızlık ettiğimi düşünüyorlar. Aynı zamanda, Marksistlerin çoğunun ortadan kaldırmak istediği kapitalizmi destekliyorum.

Bunun nedeni – post-Keynesçilik veya Schumpeterciliğin herhangi bir türü gibi – ‘orta yol’ arayan bir ekole ait olmam da değil. Sağda Hayek’ten solda Marx’a kadar pek çok farklı insandan etkilenmişimdir. Yani beni ideolojik olarak konumlandırmak çok güç. Herhangi bir ideolojik çerçeveye uyup uymadığıma gerçekten aldırış etmiyorum.

SS: Çalışmalarınızda ikna edici biçimde gösterdiğiniz üzere, günümüzün kalkınmış ülkelerinin çoğu kalkınmalarının ilk aşamalarında ne serbest-piyasa politikalarını kullandılar ne de demokratik kurumlar inşa ettiler. Aksine, uzun dönemler boyunca, devlete dayalı (yani ‘anti-liberal’) kalkınma politikaları uyguladılar ve demokratik olmayan kurumlara sahip olmayı sürdürdüler. Ama günümüzün kalkınmakta olan ülkeleri için ne diyeceksiniz? Bu ülkeler geçmişte liberal politikaları ve kurumları benimsedikleri için mi hâlâ azgelişmişler?

HJC: Günümüzün kalkınmakta olan ülkelerinin geçmişte devlete dayalı kalkınma stratejisi izledikleri için çok iyi gelişmedikleri söylenir sıklıkla. Gerçek olan şu ki, böyle bir stratejiyi ‘ithal ikameci sanayileşme’ biçiminde izledikleri 1960’larda ve 1970’lerde bu ülkelerin iktisadi performansları gerçekten daha yüksekti. Bu dönemde, takip eden 30 yıllık serbest-piyasa deneyimine göre, daha hızlı ekonomik büyüme, daha adil gelir dağılımı ve çok daha az finansal kriz görülmüştü.  60’larda ve 70’lerde her şeyin iyi olduğunu söylemiyorum. Doğu Asya ülkelerinin ve Brezilya gibi başka birkaç ülkenin dışında bu strateji ‘iktisadi mucize’ yaratmamıştı. Hatta başarılı ülkelerde bile pek çok çatışma, zulüm ve vahşet yaşanmıştı; ama bu tüm toplumsal değişim süreçlerinde böyledir. Ancak, takip eden serbest-piyasa denemeleriyle karşılaştırıldığında, o dönem kalkınmakta olan ülkelerin çoğu için bir ‘altın çağ’ idi.

SS: Kurumsal İktisat Dergisi’nin (Journal of Institutional Economics) bu yakınlarda çıkan özel bir sayısında (2011, 7. cilt, 4. sayı) akademi dünyasının dikkatini çeken bir makaleniz yayınlandı. Bu makalede, ‘iyi yönetişim’e ve ‘iyi kurumlar’a öncelik veren liberal-demokratik söylemin köşe taşlarından biri olan ‘kurumsal gelişme’nin önemini kabul ediyorsunuz. Ancak, ‘ekonomik gelişme’nin ‘kurumsal gelişme’den önce geldiğini ve daha önemli olduğunu vurguluyorsunuz. Birincisi, öyle görünüyor ki Weberci bir ‘kurumsal belirlenimciliğe’ karşı Marksçı bir ‘ekonomik belirlenimciliği’ benimsiyorsunuz, öyle değil mi? İkincisi, yaklaşık son elli yılda belirli ülkeler ekonomik gelişmede başarılı oldular. Ancak ekonomik gelişmedeki başarılarına karşın, bu ülkelerin bazılarında (örneğin Türkiye’de) hâlâ oldukça ‘kötü yönetişim yapıları’ ve ‘kötü kurumlar’ var – özellikle söz hakkı, hesap sorulabilirlik, siyasal istikrar, şiddet düzeyi, vergi sisteminin etkinliği vs. gibi alanlarda… Böyle ülkelerde ekonomik gelişmenin hâlâ ‘daha iyi kurumlar’ ve ‘daha çok demokrasi’ üretememiş olmasının olası nedenleri nelerdir?       

HJC: Ekonomik gelişme ile kurumsal gelişme arasındaki ilişkiyi birinden diğerine tek yönlü bir nedensellik ilişkisi olarak görmüyorum. Ekonomik gelişme ve kurumsal gelişme birbirini etkiler. Birçok teori nedenselliğin tek yönlü olduğunu söylemeye çalışarak büyük sıkıntıya düşmüştür. Bununla birlikte, nedenselliğin ekonomik gelişmeden kurumsal gelişmeye doğru genellikle daha güçlü olduğunu düşünüyorum. ‘Genellikle’  diyorum çünkü nedenselliğin diğer yönde daha güçlü olduğu durumların da var olabileceğini memnuniyetle kabul ederim. Yani, bu konuda Marx ile Weber arasında bir seçim yapmaya zorlansaydım, Marx’ın yanında yer alırdım, ama bunun gerçek bir seçim olmadığını düşünüyorum.

Türkiye gibi örnekleri açıklarken etkin bir özne olarak insanın rolüne odaklanmak zorundayız. ‘Ekonomik gelişmenin kurumsal gelişmeyi teşvik etmesi beklenir’ demek, ekonomik gelişmenin otomatik olarak kurumsal gelişmeye yol açacağı anlamına gelmez. Yani, ekonomik gelişme daha iyi kurumların geliştirilmesini teşvik eden koşulları yaratır, ama birilerinin bunu gerçekleştirmesi gerekir – etkin özneye ihtiyaç vardır. Yani, Türkiye ekonomik gelişmeye karşın hesap sorulabilirlik ve söz hakkı gibi kurumları geliştirememişse; bunun nedeni, bu kurumları geliştirmeye çalışanların bu kurumların oluşturulmasını engellemek isteyenler kadar etkili olamamalarıdır.

Kimileri, bir özne olarak insanı ön plana çıkardığım için, ‘bireysel tercih’i vurgulayan ana-akım kurumsal iktisadı, yani Yeni Kurumsal İktisat’ı onayladığımı düşünebilirler. Hâlbuki Yeni Kurumsal İktisat’ta etkin bir özne yoktur aslında – bu ekolün rasyonel tercih çerçevesinde ‘en iyi’ olan tek bir tercih vardır, yani gerçekte tercih yapılacak bir seçenekler kümesi yoktur ve bu yüzden gerçek bir özne de yoktur.

SS: Bazı Marksist bilim insanları, ‘kalkınmacı devlet’in kapitalist gelişmenin nedeni değil sonucu olduğunu düşünürler. Dahası, azgelişmiş ülkelerde kapitalist sınıflar, devletin öncülük ettiği ‘disipline sokan’ kalkınmacı politikalara karşı direnme eğiliminde olabilirler. Bu türden politikalar kapitalistlerin kısa vadeli kâr güdüleriyle uyumlu olmayabilir. Yani, geleceği düşünen, sağduyulu devlet adamları uzun vadeli bir vizyonla doğru olan ulusal/kalkınmacı politikaları benimseseler bile, bazı ‘komprador’ gruplar devletle işbirliği yapmaktan kaçınabilirler. Büyük sermaye, mevcut uluslararası iş bölümüne uyarak düşük katma değerli üretim süreçlerinde ve düşük teknoloji kullanan sanayilerde uzmanlaşmayı sürdürmeyi tercih edebilir. Dolayısıyla, sizin önerdiğiniz türden politikaların uygulanabilirliğini önemli ölçüde kısıtlayabilecek ‘devlet-sermaye ilişkilerini’ biraz göz ardı ettiğinizi düşünmüyor musunuz?

HJC: Doğrusu, sanayileşmeyi isteyen seçkin zümre ile istemeyen zümre arasındaki anlaşmazlık bugünün kalkınmakta olan ülkelerine özgü değil. Bu, günümüzün zengin ülkelerinin ekonomik gelişmelerinin ilk aşamalarında da bir sorundu. İngiliz toprak ağaları ile kapitalistler arasındaki anlaşmazlığı düşünün. Bu anlaşmazlık Tahıl Yasaları’nın 1846’da yürürlükten kaldırılmasıyla sonlanmıştır. Bu anlaşmazlık, ABD’deki kuzeyli imalatçılar ile güneyli toprak ağaları arasındaki çatışmada olduğu gibi, zaman zaman şiddet yoluyla çözüme ulaştırılmıştır. ABD’deki çatışma şiddetli bir iç savaşla sonlanmıştır. Güneyli toprak ağalarının İngilizlerin çıkarına hizmet eden ‘komprador’ bir sınıf olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdiniz o günlerde. Bununla birlikte, Bismarck Almanyası’nda ‘demir-çavdar evliliği’ denen örnekte olduğu gibi, anlaşmazlık bazen uzlaşma yoluyla da çözüme kavuşturulmuştur [‘Demir-çavdar evliliği’ (marriage of iron and rye): 19. Yüzyılın son çeyreğinde Almanya’da büyük sanayiciler ile büyük toprak sahiplerinin kurdukları siyasal ittifak (ç. n.)]. Sanırım, çalışmalarımda bu ‘siyasal’ meseleyi açımlamadığım için beni eleştirebilirsiniz. Ama bunu yapmamamın tek nedeni, bu meselenin evrensel bir çözümü olmamasıdır. Yalnızca verdiğim bu üç örnek bile; ülkenin tarihine, maddi koşullarına ve insan öznesine bağlı olarak aynı ikilemin çok farklı yollarla çözüme ulaştırılabileceğini gösteriyor. Bu nedenle, bir ülkeyi gerçekten çok iyi bilmiyorsanız, o ülke için doğru olan bir siyasal strateji öneremezsiniz aslında. Hatta ülkeyi çok iyi bilseniz bile çoğu kez yanılabilirsiniz, çünkü insan etkin bir özne olarak işin içine girdiğinde sonuçları gerçekten öngöremezsiniz.

SS: Kapitalizm Hakkında Size Söylenmeyen 23 Şey başlıklı son kitabınızda, esasen ‘vahşi kapitalizm’e karşı olduğunuzu görüyoruz. Bu türden kapitalizmin ayırt edici özellikleri, serbest-piyasa tutuculuğu ve neoliberal küreselleşme… Ancak, ‘ehlileştirilmiş kapitalizm’ denebilecek bir iktisadi sisteme karşı olmadığınızı açıkça ilan ediyorsunuz. Öyle anlaşılıyor ki kapitalizmin Keynesçi altın çağına özgü kalkınmacı devletin ve refah devletinin güncelleştirilmiş biçimlerinin yeniden inşasını savunuyorsunuz. Böylesi bir yeniden inşa, ulus-ötesi şirketlerin daha önce görülmedik ölçüde egemenlik kurdukları bir dünya ekonomisinde pratikte mümkün müdür?

HJC: Yalnızca şu anda mümkün olan şeyleri hedeflersek, hiçbir şeyi anlamlı biçimde değiştiremeyiz. Gerçek değişimler ancak birçok kişinin tamamen gerçek-dışı bulduğu şeyleri denediğinizde ortaya çıkar – örneğin, monarşinin son bulması, köleliğin kaldırılması, kadınlara oy hakkı, ırk eşitliğinin tanınması ve bunun gibi şeyler… Tüm bu girişimler başlangıçta tamamen gerçek-dışı boş hayaller olarak görülüyordu.

Benim bahsettiğim değişimler, hiç olmazsa, daha önce denenmiş ve şu anda da bazı ülkelerde denenmekte olan bir stratejinin kısmi bir yeniden inşası ile ilgili… Bunlar tümüyle yeni şeyler değil. Yani daha önce hiç yapılmamış şeyleri denemeyi gerektiren büyük değişimlerle karşılaştırıldığında, benim önerdiğim değişimler o kadar da radikal değiller.

SS: Azgelişmiş ülkelerin iktisat politikalarını belirleme süreçlerinde ulusal bağımsızlıklarını kullanmalarına imkân verilmesi koşuluyla, kapitalizmin ‘iyi huylu’ bir sisteme dönüştürülebileceğini düşünüyorsunuz. Hâlbuki solda yer alan birçok kişi, kapitalizmin herhangi bir çeşidi hüküm sürdükçe ‘hakiki kalkınma’nın imkânsız olduğunu ve kapitalist gelişmenin ‘azgelişmişliğin gelişmesi’nden başka bir anlama gelmeyeceğini düşünüyor. Bu kişilere göre, kapitalizm siyasal-iktisadi rekabete dayalı bir sistem olduğu için, kapitalizmin herhangi bir biçimi sürekli olarak kendi kazananlarını ve kaybedenlerini yaratmaya yazgılıdır. Söz konusu rekabet, toplumsal yaşamın tüm düzeylerinde adaleti ve eşitliği engeller. Böylesi görüşlerin modasının geçtiğini mi düşünüyorsunuz? Kapitalizmi özü itibarıyla ‘kötü huylu’ bir sistem olarak gördükleri için bu sisteme kökten karşı çıkan insanlara nasıl cevap veriyorsunuz?  

HJC: Güney Kore ve Tayvan gibi ülkelerin deneyimleriyle birlikte ‘azgelişmişliğin gelişmesi’ tezinin tamamen çürütüldüğünü düşünüyordum, ama öyle görünüyor ki buna inanan insanlar hâlâ var. Güney Kore ve Tayvan gibi ülkeler en azından bazı sanayilerde dünya standartlarında teknolojiler geliştirme yeteneği kazandılar ve böylece kalkınma yörüngelerini önemli ölçüde denetimleri altına aldılar. Bu nedenle, bu ülkeler ‘hakiki kalkınma’nın doğru politikaları uygulayarak başarılabileceğini gösterdiler. Kapitalizmin kazananlar ve kaybedenler yarattığı için kötü olmasına gelince… Eski sosyalist ülkelerde çokça görüldüğü gibi, tüm ekonomik sistemler kazananlarını ve kaybedenlerini yaratır. Elbette kapitalist toplumlar sosyalist ülkelere göre daha fazla eşitsizlik üretme eğilimindedirler, ama eşitlik tek başına bir toplumun başarı ölçüsü olamaz. Zaten bazı kapitalist ülkelerde (örneğin Finlandiya’da) eski sosyalist ülkelerin bazılarından daha fazla eşitlik vardı ki burada sadece gelir eşitsizliğinden bahsediyoruz. Eski sosyalist ülkelerde kişinin ideolojik bakımdan ‘pirüpak’ (ideological purity) olması gereğine göre bir eşitlik de vardı ki eşitliğin bu türü kapitalist ülkelerde bulunmuyordu.

SS: 2008’de patlak veren ‘küresel finansal kriz’in ve bu yakınlarda ortaya çıkan Avro-bölgesi krizinin olası sonuçlarına ilişkin öngörüleriniz var mı? Bu gelişmeler, iktisat biliminde muhalif-eleştirel yaklaşımların neoklasik-neoliberal ana-akım karşısında anlamlı ölçüde güç kazanmasıyla sonuçlanabilir mi? Bu olanlar, sizin önerdiğiniz kalkınma politikalarının uygulanmasına olanak sağlayacak daha iyi bir kapitalizmin inşasına yol açabilir mi?

HJC: Tahminime göre, bu krizin sonucu 1990’larda Japonya’nın yaşadığı türden bir ‘kayıp on yıl’ olacak. Terimin teknik tanımıyla düşünürsek ‘ekonomik durgunluk’ (iki veya daha fazla çeyrek dönem boyunca negatif büyüme) pek de olmayacak, ama çok düşük büyüme ve yüksek işsizlik oranları görülecek. Japonya örneğinde bu sorunlar büyük ölçüde şirketlerin çalışanlarını istihdam etmeyi sürdürmeye istekli olmaları sayesinde hafifletilmişti. Japon şirketleri mevcut istihdamı sürdürmenin kârlılığı sert biçimde düşürdüğü zamanlarda bile böyle davranmışlardı.

Yunanistan’ın Avro-bölgesinden çıkıp çıkmayacağı bir yana; bu kriz Avrupa Birliği’nin geleceğine ilişkin büyük bir kuşku yarattı, Avrupalı ulusların Avrupa denen yeni bir ‘ulus’ inşa etmesine ilişkin siyasal taahhütlerinin yüzeyselliğini ortaya çıkardı. Bakın, Almanlar Yunanistan’a sanki Leipzig’e veya Hamburg’a muamele eder gibi davranıyorlar.

2008 krizi neoliberal ideolojinin itibarını kesinlikle zayıflattı, ama unutmayalım ki bu ideoloji parası ve siyasal/ideolojik gücü olan birçok insan tarafından destekleniyor, yani neoliberalizmi tahtından indirmek o kadar da kolay olmayacak. Bununla birlikte, bu kriz egemen ideolojimizi değiştirmek ve ekonomik sistemimizi düzeltip iyileştirmek için eşsiz bir fırsattır.

SS: 15 Kasım 2011’de The Guardian gazetesinde  ‘İşgal’ (Occupy) hareketlerine ilişkin bir yazınız yayınlandı. Bu toplumsal hareketleri ‘kapitalizm karşıtı’ (anti-capitalist) olarak görmüyorsunuz. İşgal hareketlerine katılanların kapitalizmin daha iyi bir biçiminden başka bir şey istemediklerini iddia ediyorsunuz. Dahası, her ülkenin kendine özgü ulusal bir kapitalizmi olduğu için, ‘kapitalizm karşıtlığı’nın ‘evrensel/enternasyonal’ bir harekete dönüştürülemeyeceğini ima ediyor gibisiniz. Size göre kapitalizm genel bir dünya sistemi olarak kavranamaz, öyle mi? Ancak, aynı zamanda, “İşgal hareketlerinin radikal bir yeniden düşünme sürecinde katalizör olabileceğini” de iddia ediyorsunuz. ‘Radikal bir yeniden düşünme süreci’ ile neyi kastediyorsunuz? Bu tezinizi açımlayabilir misiniz?

HJC: İşgal hareketlerine katılanların hiçbirisinin ‘kapitalizm karşıtı’ olmadığını söylemedim. Bu hareketlerin içinde kapitalizm karşıtı olan oldukça büyük bir azınlık var (Marksistler, anarşistler vs.). Ancak, çoğunluğun aslında kapitalizmi ortadan kaldırmak istemediğini, kapitalizmi yalnızca düzeltip iyileştirmek istediğini düşünüyorum.

Dahası, o yazıda ‘kapitalizm karşıtlığı’ teriminin pek de yararlı olmadığını iddia ettim. Bunun nedeni, kapitalizmi bilimsel olarak tanımlamanın imkânsız olması değil; ben kapitalizmi üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan ve kâr güdüsüyle işletilen bir sistem olarak tanımlardım. Ama bu tanım o kadar geniş ki alternatifleri belirlemede işimize pek yaramıyor.

Yazıda değindiğim ‘radikal yeniden düşünme’ bu söyleşinin okurları için çok radikal olmayabilir. Bunu, söyleşide sorulan sorulardan çıkarsıyorum. Ayrıntıya girmeden yalnızca şunu söyleyeyim: Serbest-piyasa modelini reddetmekten bahsediyorum; özel maliyetlerin ve faydaların kamusal maliyetlere ve faydalara denk olmasını sağlayacak düzenlemelerin ve kurumsal değişikliklerin başlatılmasını öneriyorum.

SS: Sayın Chang, bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Bizleri düşünmeye sevk eden çalışmalarınızda başarılarınızın devamını dileriz.

HJC: Sizinle söyleşmek benim için zevkti. Benimle söyleşenlerin çoğu fazla radikal olduğumu düşünürlerken, sizin yeterince radikal olup olmadığıma ilişkin sorular sormanız iyi bir şey.

Kategori: Dünya, Siyasal İktisat, Söyleşi.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar için RSS besleme

Yorum Sayısı: 0



Yukarı Çık
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer