Skip to content

Liberal temaşa sanatı – 1: Şu çılgın liberaller

Emre Özçelik

Siyasal ve iktisadi gücü elinde tutan egemen zümreler, kendi çıkarlarına hizmet eden statükoyu pekiştirmek için resmi ideolojiler kurgularlar… Resmi ideoloji, gücün el değiştirmesini önlemek için uydurulmuş bir öğretidir… Resmi ideolojinin can damarı resmi tarihtir… Yani resmi tarih de büyük ölçüde asılsızdır…

Bu olgular Türkiye’de artık iyi biliniyor. Son yıllarda liberal aydınlarımız, sağolsunlar, halkımızı bu konularda çokça bilgilendirdiler. Liberal aydınlarımızın söylediğine göre, statükoyu değiştirmek için resmi tarihi ve ideolojiyi bertaraf etmek gerekir. Böyle bir değişim, halkın siyaseten ve iktisaden güçlenmesine de yol açar. Dolayısıyla, liberalizmin esası her ne kadar ‘birey’in siyasal ve iktisadi özgürlüğünü kollamaksa da, liberal aydınlarımızın son yıllarda ‘halkçı’ bir tavır takınmaktan geri kalmadıklarını da saptayabiliriz.

Ama liberal aydınlarımızı anlamakta güçlük çektiğim bir mesele var. Resmi tarih ve ideoloji, yalnızca ulusal düzeyde ve siyasal alanda mücadele edilmesi gereken olgular mıdır? Uluslararası düzeyde ve iktisadi alanda da bir resmi tarih ve ideoloji yok mudur? Var ise – en azından güdülen davada tutarlı olmak adına – bunlarla da mücadele etmek gerekmez mi?

Basit bir örnek: Kalkınmış ülkeler son 30 yıldır söz sahibi oldukları Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşlar aracılığıyla, kalkınmakta olan ülkelere serbest-piyasa politikaları uygulamalarını, serbest piyasayı güçlendirecek kurumlar inşa etmelerini söylediler. Çünkü kalkınmış ülkelerin söylediğine göre, kendileri de vaktiyle böyle politikalarla, böyle kurumlarla kalkınmayı başarmışlardı…

Bu koca bir yalan. Gayriresmi uluslararası-iktisadi tarih gün gibi ortada duruyor. Bugünün kalkınmış ülkeleri vaktiyle kalkınırlarken piyasanın ‘evrensel’ kurallarına bağlı kalmadılar. Sanayide, dış ticarette, teknoloji geliştirmede devletin tasarladığı piyasa-karşıtı politikaları uyguladılar. Yüksek katma değer yaratabilecek ve stratejik önemi olan sektörlerini gümrük vergileriyle ve ithalat kotalarıyla dış rekabetten korudular. Büyüme potansiyeli gördükleri yurt içi sanayilerini kamu kaynaklarıyla desteklediler. Ekonomilerini, piyasaya değil, devlet müdahalesine dayanan korumacı politikalarla geliştirdiler. Demokrasiye can veren sosyo-politik kurumlarını bu temel üzerinde inşa ederek kalkındılar.

Bugünün kalkınmış ülkeleri, teknoloji bileşeni yüksek ürünleri uluslararası piyasalarda satmaya başlayabilmelerini sağlayan ekonomik gelişme düzeyine devletin tasarladığı piyasa-karşıtı politikalarla ulaştılar. Böylece dış ticaret hadlerini kendi lehlerine çevirdiler ve ancak bundan sonra serbest piyasanın ‘herkes’ için en iyi kalkınma stratejisi olduğundan dem vurmaya başladılar. Kalkınmakta iken piyasa-karşıtı politikalar uygulamış olan ülkelerin başında ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gelir. Sonraları, Japonya da böyle politikalarla kalkındı, Doğu Asya kaplanları da… Özellikle son 20 yılda, Alice Amsden (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü, MIT), Robert H. Wade (Londra İktisat Okulu, LSE), Eric S. Reinert (Tallinn Üniversitesi) ve Ha-Joon Chang (Cambridge Üniversitesi) gibi bilim insanları, bu iktisadi alanı titizlikle irdelediler; uluslararası resmi tarihin palavralarını ve uluslararası resmi ideolojinin dayanaksızlığını gözler önüne serdiler.

Hal böyle iken, kalkınmakta olan Türkiye’de serbest-piyasa politikalarını ve serbest piyasayı güçlendirecek kurumları kayıtsız şartsız benimsemek gerektiğini ‘çılgınca’ savunan liberal aydınlarımız, uluslararası resmi tarihe ve ideolojiye iman etmiş olmuyorlar mı? Bu aydınlarımız, örneğin, ‘mamul mal ihracatı içinde yüksek teknoloji ürünlerinin payı’ olarak bilinen ekonomik gelişmişlik göstergesinden haberdarlar mı? Bu oran, Azerbaycan’da, Ermenistan’da, Kırgızistan’da, Pakistan’da, Peru’da, Sri Lanka’da ve Zambia’da yüzde 1 ila 3 arasındadır. Liberallerimiz, bu gösterge itibarıyla, Türkiye’nin bu azgelişmiş ülke grubuyla aynı ayarda olduğunu biliyorlar mı? (Bkz. 2005-2009 dönemi için Dünya Bankası rakamları).

Türkiye ekonomisi son 30 yıldır serbest-piyasa kurallarına dayanan uluslararası iktisadi iş bölümüne göre yönetiliyor. Bu iş bölümünde, Türkiye’nin yüksek katma değer yaratacak ve kapitalist anlamda kalkınmasını sağlayacak yüksek teknoloji ürünlerinde (yani uzay sistemleri, uçak, bilgisayar, yazılım, elektronik aygıtlar, patentli ilaç, bilimsel araç ve gereç, elektrikli makina ve ekipman üretiminde) uzmanlaşmasına cevaz yok. Öyleyse durmak yok, düşük katma değer yaratan sektörlerde uzmanlaşmaya devam…

Liberallerimiz, ulusal resmi tarihimizin palavralarını ve resmi ideolojimizin dayanaksızlığını kıyasıya eleştirirlerken, ülkemizin serbest piyasaya kayıtsız şartsız bağlılığını sorgulamaya niçin hiç yanaşmıyorlar? Yukarıda değinildiği üzere, piyasa-karşıtı politikalar Türkiye’nin statükocularının icadı değil. Bu türden politikalar İngiliz, Fransız, Amerikan, Alman ulusalcıların icadı. Türkiye ise 30 yıldır uluslararası serbest-piyasa kurallarına bağlı, ama kalkınmışlık eşiğini aşmasına yarayacak yüksek teknoloji ürünlerini üretip satamıyor. 30 yıldır uluslararası serbest-piyasa kurallarına göre çalışmakta olan ulusal sermayedarlarımızın – Koç’un, Sabancı’nın, Anadolu kaplanlarının, irili ufaklı yüzlerce ihracatçımızın – bu türden ürünler üretip ihraç etmesine de ulusal-siyasal statüko mu köstek oluyor? Bunda uluslararası statükoyu benimsemenin ve iktisadi liberalizme bel bağlamanın hiç mi etkisi yok?

Ulusal statükocularımız, ulusal resmi tarihimize ve ideolojimize dogmatik bir bağlılıkla iman ettikleri için son dönemlerde vaveyla koparıyor olabilirler. İyi ama liberallerimiz de uluslararası resmi tarihin palavralarını, uluslararası resmi ideolojinin dayanaksızlığını dogmatik bir sükûtla geçiştiriyorlar. Ulusal-siyasal statükoya bağlılık mekruh; bunu anladık. Peki uluslararası-iktisadi statükoya bağlılık mübah mı?

Egemenlerin statükocu resmiyetini ikrar bakımından, liberal sükût ile ulusalcı vaveyla arasında ciddi bir benzerlik yok mu?

Kategori: Basın, Dünya, Siyasal İktisat, Türkiye.

Etiketler: , , , , , ,

Yorumlar için RSS besleme

Yorum Sayısı: 2

  1. Emre çok güzel bir nokta yakalamışsın, tebrikler. Şu linkteki
    http://arxiv.org/ftp/arxiv/papers/0909/0909.3890.pdf
    makaleye merak eden baksın. Özellikle sayfa 16’daki Graifkte Türkiye ile Kore ve Çek Cumhuriyeti’ni bir karşılaştırsınlar.
    Alper

    Alper Duman31 Ekim, 2011 @ 19:11Cevapla
    • Sağolasın Alper, devamı gelecek inşallah… Sen de boşlama bizi ama lütfen. Selamlar…

      Emre Özçelik31 Ekim, 2011 @ 19:39Cevapla



Yukarı Çık
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer