Skip to content

Devlet olsaydım, Kürtlerin temsilcilerine derdim ki…

Emre Özçelik

Devlet olarak vaktiyle sizlere, Kürtlere çok büyük haksızlıklar yaptım, eziyetler ettim. Tüm samimiyetimle özür dilerim.

Bu samimi özrümü kabul ederseniz, gencecik insanların ölmesine bir son verebiliriz belki el birliğiyle…

İnkâr, asimilasyon ve azgelişmişliği sürdürme politikalarıma karşı sizler çok kereler isyan ettiniz… Son otuz yıldır da silahlı ve çok kanlı bir mücadeleye giriştiniz.

İsyanlarınızın, silaha sarılıp dağa çıkmanızın sorumlusu benim, bunu kabul ediyorum… Dilediğim özrün samimiyeti bunu kabul etmemden kaynaklanıyor.

Ama sizler de kabul etmelisiniz ki, inkâr, asimilasyon ve azgelişmişliği sürdürme politikalarıma son yıllarda önemli ölçüde son verdim, çünkü tarihsel bir hata yaptığımı büyük ölçüde anladım. Üstelik bunu ülkede hâlâ çok etkin olan milliyetçi eğilimlere rağmen yaptım…

Kadim ‘dış mihraklar’ da bu tarihsel hatamı her zaman aleyhime kullandılar. Ama aynı hatayı tekrarlamamak için elimden geleni yapacağım.

***

Kendi kaderinizi tayin hakkına ilişkin taleplerinizi anlayabiliyorum… Ama benden belirli eşikleri aşmamı beklemeniz gerçekçi değil. Çünkü ben sonuçta bir devletim. Yani, egemenlerin ortak işlerini yürüten bir komiteden ibaretim.

Farkında mısınız bilmem, ama siz de benim gibi olmak istiyorsunuz esasen…

Bu bakımdan, birbirimize karşı dürüst olmakta yarar var… En azından akan kanı durdurmak için bu elzem…

Demokratik özerklik diyenleriniz var, ki bu bir manada yarı-devlet olmak demek. Pek açıkça telaffuz edilmese de, bağımsız bir devlet kurmak isteyenleriniz de var, ki tam manasıyla devlet olmak demek bu.

Öyle ya da böyle, sizler de egemenlerinizin ortak işlerini yürüten bir komite kurmak istiyorsunuz. Çünkü egemen olmayanlarınızın aş ve iş sorunlarına açıkça ve derinlemesine değindiğinizi özellikle son yıllarda pek duymuyoruz. Önceliğiniz belli ki üstyapı. Bunu da anlayabiliyorum, çünkü bu üstyapısal yöntem benim tarihimin başlıca bileşenlerinden biri.

Öte yandan, sizi destekleyen liberaller ve solcular da egemen olmayan Kürtlerin aş ve iş sorunlarına, yani altyapısal bozukluklara hemen hiç değinmiyorlar.

Yani hepiniz, Kürtlerin sınıfsal sorunlarını es geçecek biçimde, üstyapıya odaklanıyorsunuz.

Dil sorunu, kimlik sorunu, demokratik haklar, özerklik, federasyon, konfederasyon, devlet… Bunlar üstyapısal konular.

Tuhaf ki, size destek veren solcuların bir kısmı, benim ideolojik aygıtım olan Kemalizm’i salt üstyapısal bir devrimler silsilesi olmakla; yani ülkenin altyapısal sorunlarını, sınıfsal vaziyetini, tarihsel ve kurumsal arka planını önemsememekle, es geçmekle eleştiregelmişlerdir. Ama konu Kürt sorunu olduğunda kıyasıya eleştirdikleri Kemalizm’in üstyapısal yöntemini bire bir benimseyerek çözüm önerileri üretiyorlar. Sizler de bu türden destekleri aynen kabul ediyorsunuz. Bu bakımdan, özünde, ‘Kemalist’ bir özerklik veya ‘Kemalist’ bir devlet talep ettiğinizi söylemek mümkün oluyor maalesef.

Aslında benden pek de farklı olmadığınızı anlatmaya çalışıyorum.

***

Kürtler tam olarak ne istiyor? Bunu siz de pek bilmiyorsunuz, anlaşılan.

Evet, dil, kimlik, temsil gibi konularda Kürtlerin özgürlük isteyeceği açık. Kürtler, sizin epeyce muğlâk biçimde tanımladığınız ve ilan ettiğiniz türden bir özerklik istiyor olabilirler. Bir kısmı bağımsız bir devlet de istiyor olabilir. Bunlar anlaşılabilir şeyler.

Ama bunları birlikte konuşabilmemiz için sizin de yapmanız gereken bir şeyler yok mu Allah aşkına?

PKK var. KCK var. DTK var. BDP var. İmralı var. Bunların arasında belirli bir eşgüdüm yok. Hanginiz Kürtleri temsil ediyorsunuz belli değil.

Hanginizi muhatap alacağımı şaşırdım ben.

Benden ne istediğinizi anlamakta güçlük çekiyorum.

Bu süreçte özeleştiri yapmanız önemli… Bu süreçte birlik olmanız da önemli…

Sizler özeleştiri yapmakta ve birlik olmakta başarısız olduğunuz ölçüde, yalnızca benim milliyetçi damarlarımı kabartmaya hizmet etmiş oluyorsunuz.

Kürtlerin tam olarak ne istediğini beraberce anlayabilmemiz için, sizlerin özeleştiri yapmanız ve birlik olmanız gerekiyor.

Bunları bir düşünmenizde yarar vardır belki… Benim de sonuçta bir devlet olduğumu göz ardı etmeden… Sizin de esasen benim gibi olmaya çabaladığınızı kabul ederek… Yani gerçekçiliği elden bırakmadan…

Aksi takdirde, görüyorsunuz ki, akan kanı durdurmak mümkün olmayacak.

Kategori: Siyasal İktisat, Türkiye, Yoksulluk.

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Yorumlar için RSS besleme

Yorum Sayısı: 7

  1. Kürt olsaydım, Devlete derdim ki
    Devlet olarak vaktiyle bizlere cok büyük haksızlıklar yaptın, eziyetler ettin. Tüm samimiyetinle özür dilediğini de henüz göremedik. Ama varsayalım diledin. Gene de kendi kaderimizi tayin hakkı istiyoruz evet vc biliyoruz ki o tayin hakkı da büyük bir olasılıkla ve malesef senin gibi egemenlerin ortak işlerini yürüten bir komiteye indirgenecek. Ama nasıl her devlet(imsi komite) kendi bekası için egemenlerin ortak işleri yanında, yönettiği halkın en azından kimi ihtiyaçlarını karşılamak, kimi duyarlılıklarına cevap vermek zorundadır, o devlet de artık öncelikli olarak benim, yani benim coğrafyamın insanının, anadili Kürtçe olan, anayurdu Turkiye’nin en az gelişmiş bölgeleri olan insanının sorunlarını dillendirecektir.
    Bu bakımdan birbirimize karşı dürüst olmakta yarar var…En azından akan kanı durdurmak için bu elzem.
    Kürtler tam olarak ne istiyor? Buna bir cevap istiyorsan eğer, once o söylediğin kendi kaderini tayin hakkını, asıl işi egemenlerin ortak işlerini yürütmek olarak tezahür edecek bir komite dahi olsa, vermeye razı olmaktır.
    Bunlari birlikte konuşabilmemiz için sizing de yapanız gereken şeyler yok mu Allah aşkına?
    İşe o tek tek saydığınız örgütlerin her birinin aynı olmadığını kabul ederek ve henüz bir temsil hakkı vermeden Kürt halkından bir bütün olarak tavır almasını beklemenin saçmalığını itiraf ederek başlayabilirsiniz.

    rosa karenina20 Temmuz, 2011 @ 23:12Cevapla
  2. Merhaba;

    Bu yazıda katılmadığım çokça yön var. Öncelikle devlet olmaklık’tan söz ederken, senin usundaki ideal devletten değil, mevcut durumdan yola çıktığını varsayıyorum (bunu umuyorum en azından). Nokta nokta neden katılmadığımı anlatmaya çalışayım:

    – ¨inkâr, asimilasyon ve azgelişmişliği sürdürme politikaları¨ devletin hata yaptığını anlamasından kaynaklanmıyor; 2010 ve 2011 yılında düşünce suçundan (terör değil, siyasi suçtan) gözaltına alınan ve tutuklanan Kürtler’in niceliğine bakmak bu konuda yeterlidir. Öldürülen ve hapsedilen çocukların rekor sayıya ulaşmasından, elleri kelepçelenerek sergilenen belediye başkanlarından, milletvekillikleri her durumda ve şekilde engellenenlerden söz etmiyorum bile.

    – Kürtler’in federasyon talebi hâlihazırda devlet olmama, devlet içinde – tıpkı Avrupa’daki (İspanya’daki, Belçika’daki, hattâ Almanya’daki…) benzerleri gibi – yer alma istemlerinin sonucudur. Devlet olmak değil olmamak adına özerklik istemekte Kürtler. Oysa senin yazında federasyon olgusu/algısı ayrı bir devlet olmaklık bir tutulmuş, sen devlet olsaydın yazında bunu böyle algıla(t)mışsın. Bu durumda ¨akan kanı durdurmak için¨ boyun eğmek elzem denmiş oluyor. E adamlar/kadınlar zaten boyun eğmiyorlar, işin özü o.

    – Egemen olanlar / olmayanlar ayrımına katılamıyorum. Buna katılmamada temel gerekçem Newroz’larda Kazlıçeşme’de toplanan halkın 1 Mayıs’ta Taksim’de toplanan halktan daha yoksul, daha proleter, daha ezilen olmasıdır. Hah, belki şundan söz edilebilir: BDP Türkiye’nin batısında azınlık hakları savunucusu, Kürt illerinde ise iktidar partisi konumundadır. Salt milletvekillerinin 2007’den bu yana Meclis içinde ve dışında yaptıkları dahi yazıdaki (senin ya da senin atfettiğin devletin) egemenler/egemen olmayanlar söylemini (altyapı üstyapı eleştirinle birlikte) çürütmekte sanımca. Elbette bunu Kürt hareketi için söylüyorum, solcular konusundaki görüşlere büyük ölçüde hak veriyorum. Fakat konunun şu değinme ile ilintisini kuramadım: ¨Sizler de bu türden destekleri aynen kabul ediyorsunuz.¨

    – Kürt sorununda muhatap çokbaşlılığının temel nedeni Kürtler’in yasal yollarla siyaset yapmasını mahirce engelleyen devlet siyaseti (parti kapatmalar, hapsetmeler, öldürmeler, vb.) oldu. Buna ve yazıda bunun belirtilmemesine karşın durumun aslının (giriş olarak) şu yazıda açımlandığını düşünüyorum: http://tinyurl.com/3fjq8xu

    Sonuçta devlet özür falan dilemiyor bu yazıda; ¨gel benim sus payıma razı ol, çok da ses çıkartma…¨ diyor. F-tipi yazarlar ile Sözcü gazetesi elbirliği ile daha ağır silahlı bir mücadelenin bezirganlığını yapıyor bugünlerde zaten. Devletten daha fazlasını beklemek de hayalperestlikten ötesi değil belki de… O nedenle herhangi bir açıdan artık fazla bir beklenti olduğunu sanmıyorum ne yazık ki…

    Selamlar…

    • Sevgili Barkın,

      Şöyle demişsin:

      “Sonuçta devlet özür falan dilemiyor bu yazıda; ‘gel benim sus payıma razı ol, çok da ses çıkartma…’ diyor… Devletten daha fazlasını beklemek de hayalperestlikten ötesi değil belki de…”

      Yazımın ana fikirlerinden biri de buydu zaten. Devlet dediğin ancak bu kadar özür dileyebilir. Beklentileri çok da yüksek tutmamak lazım, yani…

      Kürtlerin temsilcileri – durmaksızın ve genellikle haklı olarak – devletten bir an önce somut adımlar atmasını istiyorlar. Hâlbuki söz konusu devletin yürütme organı, ‘Büyük Orta Doğu Projesi’nin (BOP’un) “eş başkanı”… Bunu sen de şu yazında yerli yerince ortaya koymuştun:

      http://serbestsiyasa.com/?p=599

      Dolayısıyla, söz konusu devlet BOP’tan bağımsız hareket edemez. Yani, devlet Kürt sorununa yönelik her ne yapıyorsa, bunu BOP’a uygun bir ana çerçeve içinde yürütüyor, yürütmek zorunda. BOP’un “eş başkanı” iseniz, Kürt sorununda önceliğiniz, Kürtlerin talepleri değil, BOP’ta öngörülenlerdir. Devlet Kürtlerin taleplerini ancak BOP’un müsaade ettiği ve iç siyasetin koşullarının el verdiği ölçüde yaşama geçirebilir.

      Bu bakımdan, mesela, şu iki konuyu es geçmemek lazım:

      1) Bugün 3000’den fazla insanın KCK davasından ötürü tutukluluğuna son verilmiyorsa; Kürt çocukları hapisten çıkarılmıyorsa; Kürtlerin siyasette hareket alanı genişletilmiyorsa… Tüm bunların olması için BOP’un (ve elbette iç siyasetin) koşulları henüz yeterince olgunlaşmamış demektir. Özellikle de dışarıdaki egemenler tüm bunların olmasına henüz müsaade etmiyorlar demektir. Dışarıdaki egemenler tüm bunları – Orta Doğu politikalarının birer aracı olarak – Kürt siyasal hareketine, PKK’ya ve Öcalan’a karşı birer koz olarak elde tutmayı uygun görüyorlar demektir. Sonuçta kimse beş taş oynamıyor. Kürtlerin demokrasiye, özgürlüğe kavuşması hiçbir egemenin önceliği değil. Dışarıdaki egemenlerin sadece Türk devletini değil; İran, Irak ve Suriye devletlerini de denetim altında tutmaya çalıştığı devasa bir oyun oynanıyor. Dışarıdaki egemenler de tek bir güçten ibaret değil. ABD çok baskın görünse de, İsraili var, Almanyası var, Fransası var, Rusyası var…

      2) Kürt hareketi de, tıpkı devlet gibi, dışarıdaki egemenlere bağımlıdır.

      Kısacası, asıl mesele, devletin Kürtlerin taleplerini yeterince ciddiye almaması değil. Asıl mesele, devletin, içerideki ve dışarıdaki egemenleri Kürt sorunun kalıcı çözümüne yönlendirebilecek güçten ve bağımsızlıktan yoksun olması… Bunu tespit etmeden yapılan tüm eleştiriler havada kalıyor, ne yazık ki.

      ***

      Öte yandan, senin yaptığın tespitlerin çoğuna katılıyorum. Yazımda bunları yok sayacak bir şey de söylemedim. Söylediğim şu: Kürtlerin siyasal ve silahlı mücadelelerini, mazlumluk söylemine yaslanarak eleştiriden bağışık tutarsak Kürt hareketi bir yere varamaz…

      Mevcut koşullarda, devlet Kürtlerin ‘demokratik özerklik’ talebini olduğu gibi kabul etse dahi; PKK varlığını ve eylemlerini sürdürecek, yani silah bırakmayacak, yani kan akmaya devam edecek…

      Bunu devlet de Kürt tarafı da çok iyi biliyorlar. Niçin böyle? Çünkü aslında, konuya dair biraz inceleme yapmış olan herkesin bildiği ama açıkça söylemeye çoğunlukla çekindiği üzere, Kürt sorununun bütüncül ve kalıcı biçimde çözüme kavuşması, yani akan kanın durması için PKK kadrolarının ve Abdullah Öcalan’ın affedilmesi gerekiyor. Bu noktaya gelmiş bulunuyoruz.

      Devlet, özerklik için somut adım atsa bile akan kanın durmayacağını biliyor. O yüzden ipe un seriyor, sermeyi sürdürecek… Akan kan durmayacaksa, niçin ‘ödün’ vermiş gibi görüneyim, diye bakıyor meseleye. Devlet bu; devletin düşünce alışkanlıklarının biz sıradan insanların iyi niyetleriyle örtüşmesini beklemenin pratikte bir karşılığı yok.

      Başka bir ifadeyle, Kürtler açısından ‘özerklik’ birincil mesele değil ve devlet bunu iyi biliyor. Mesela Cengiz Çandar’ın TESEV için hazırladığı ve hem Türk hem de Kürt tarafından pek çok yetkili kimseyle derinlemesine görüşerek ortaya çıkardığı son raporda bu konu oldukça açık biçimde ortaya konuyor. Cengiz Çandar açıkça yazmamış ama ben söyleyeyim; rapordan şu sonuç çıkıyor: Kürt sorununu bütüncül ve kalıcı biçimde çözmenin tek yolu var; o da, PKK kadrolarına ve Öcalan’a yönelik bir ‘aşamalı af’ çıkarmak; başka yolu yok.

      Peki, iş niçin bu noktaya geldi? Bunda, devletin yanı sıra, Kürt hareketinin hiç mi kusuru yok?

      Mesela, ortada apaçık bir ‘lider kültü’ var. Abdullah Öcalan’ı olası bir çözümün yegâne ve nihai muhatabı hâline getirmiş bir Kürt hareketi var (Bunda devletin ve devletin bağımlılığının da etkisi var, tabii). Ama ‘lider kültü’ dediğimiz olgu çok ama çok netameli bir sonuç, maalesef. Bu nedense hep es geçiliyor. Bunun tasvip edilecek bir tarafı yok.

      Demokrasi, temsil, özerklik, bireysel ve kolektif haklar talep eden geniş bir hareketin mensuplarının geleceklerini tek bir insanın ‘aşamalı olarak affedilmesine’ ve ‘nihayet serbest bırakılmasına’ endekslemiş olmaları ‘doğal’ mı sence?

      Kısacası, senin bahsettiğin Kazlıçeşme’deki Kürtler ve onlar gibi olan yüz binlercesi, önderleri önce ev hapsine alınıp sonrasında da tamamen serbest bırakılmadıkça ‘isyan’ etmeye devam edecekler. Bu çok açık… Son zamanlarda açıkça söylenir oldu: Genç kuşak Kürtlerde artık bir “fedai ruhu” oluştu; eski kuşaklar çok daha mülayimdi. Genç Kürtler çok rahatsız ve bu çok tehlikeli…

      Peki, böyle bir şeyi – Öcalan’ı serbest bırakma işini – seçimle iş başına gelen herhangi bir hükümetin yapabileceğine aklın yatıyor mu senin? Aklımız yatsa da yatmasa da, akan kanın durmasının tek çaresi şimdilik bu, maalesef. O noktaya geldik.

      Dolayısıyla, akan kanın durmasına imkân yok gibi görünüyor. Niçin? Çünkü Öcalan’ı önce ev hapsine alıp sonra da serbest bırakabilecek bir hükümet olamaz Türkiye’de. Hiçbir siyasal parti bunun siyasi sonuçlarını göze alamaz; kaçınılmaz biçimde ortaya çıkacak olan aşırı milliyetçi tepkileri göğüsleyemez…

      İyi de işlerin bu vahim noktaya gelmesinde, yani bu ‘lider kültü’nün yaratılmasında devletin yanı sıra, Kürt hareketinin hiç mi kusuru yok? Kürt hareketinin bu soruya yanıt aramaksızın, öz eleştiri yapmanın yollarını bulmaksızın çözüme katkı yapması çok zor görünüyor, maalesef.

      “Ne yapalım, bir ‘lider kültü’ oluştu artık, bunu veri kabul etmek zorundayız” diyerek ilerleme kaydedilebileceğini sanmıyorum. Ama Cengiz Çandar bunu ima ediyor raporunda, yani diyor ki bu durumu veri alalım. Bu sağlıklı bir yaklaşım değil. Çünkü ‘lider kültü’nün gelip varacağı nokta faşizmdir; tarih bunu bize öğretmiş olmalı…

      Nitekim bu yaklaşımının sağlıklı olup olmadığını bir yana bıraksak bile, Cengiz Çandar’a sormak lazım: PKK kadrolarını ve Öcalan’ı nihayetinde tamamen serbest bırakacak siyasiyi iradeyi ve asgari düzeyde bir toplumsal uzlaşıyı Türkiye gibi bir ülkede nasıl oluşturacaksınız? Bu mümkün değil. Medyatik baskılarla, psikolojik harekâtlarla dahi başarılacak şey değil bu. Ama mesela, Öcalan’ı 1999’da devlete paket halinde teslim eden güç, onu İmralı’dan kaçırmaya da muktedirse, Çandar’ın yaklaşımının pratik bir değeri olabilir belki…

      Velhasıl, keşke, Kürtler önderlerine yine saygıda kusur etmeselerdi… Ama onu çözümün yegâne mercii, akan kanın durmasının nihai koşulu konumuna getirmeyecek biçimde birlik olabilselerdi… Belki bunun için çok geç değildir, bilemiyorum. ‘Lider kültü’nü veri kabul etmemenin yollarını aramak önemli… Çünkü:

      1) Kendi ‘özerk’ veya ‘bağımsız’ geleceklerini ‘faşizm’ riskinden arındırmaları buna bağlı.

      2) Şu anda her ne kadar bir ‘lider kültü’ etrafında kenetlenmiş ve birlik olmuş görünüyorlarsa da, Kürtler aslında türlü çeşitli dış gücün etkisine maruz kalacak biçimde dağınıklar. Çünkü Kürtlerin geleceklerini teslim ettikleri Öcalan – özellikle mevcut mahpusluk koşullarından ötürü – kırk türlü iç ve dış gücü çaresizce hesaba katarak ‘çok başlı’ telkinlerde bulunmak zorunda kalıyor.

      ***

      Yoksa ben de anlayabiliyorum tabii… Kürtler daha özgür, daha demokratik bir yaşam istiyorlar… Bunun için kendi kaderlerini tayin edebilmek istiyorlar… Ana dilde eğitim de istiyorlar… Temsilde özerklik de istiyorlar… Bunlar Kürtlerin doğal hakkı. Umarım bir an önce bu haklarına kavuşurlar.

      Ama mesele devletin Kürtlerin bu taleplerini karşılayacak yönde adımlar atmasından ibaret değil. Şu ‘lider kültü’ yaratılmasaydı, bunlardan ibaret olabilirdi. Dolayısıyla ‘lider kültü’nü veri kabul etmektense, bunu, Öcalan’ı da ikna ederek aşmanın yollarını düşünmek iyi olabilir. Aksi takdirde akan kan durmayacak. Benim dediğim bu.

      Sevgiler, selamlar…

      Emre Özçelik29 Temmuz, 2011 @ 00:04Cevapla
  3. Sahane, yazdigin yazidan daha uzun yorum yazmak da buna denir.

    euroapple4 Eylül, 2011 @ 00:22Cevapla
  4. Bu arada benim is amacli zoyarete gittigim bir saglik ocaginda doktor bir abi vardi da, kurt hasta geldi mi, “siktir et, bu kurt” derdi. Senin devletin istedigi kadar fleksible olsun, ozur dilesin, populasyonun ne yaptigi dusundugu onemli oluyor. Halk affedemeyince, devlet ne yapsin, bak Tunceli’den 2 sehit haberi geldi az once…
    Not: bana da umarim uzun bir yoruma cevap yazarsiniz…

    euroapple4 Eylül, 2011 @ 00:26Cevapla
    • Merhaba,

      Birincisi, Hipokrat yeminini çiğnemiş oluyor sizin doktor abi. Keşke doktor değil de özel harekatçı falan olsaymış. Aşağı yukarı aynı işlevi görüyor Kürtlere karşı. Ayrıca, düpedüz ırkçılık yapıyor. Elimde imkan ve yetki olsa, bu doktor abinin kim oldugunu tespit eder, derhal meslekten men ederdim. Haberal’ın da vaktiyle solcu insanları solcu oldukları için tedavi etmediği söylenir. Bu eğer doğruysa, şimdi, en azından bu dangalaklığının cezasını çekmekte olduğunu düşünüp yüreğimi serinletiyorum.

      İkincisi, bir de Kürt popülasyonu var bu ülkede. Bu popülasyon, 9. cumhurbaşkanının deyişiyle, 29 kez isyan etti bu devlete. Durduk yere isyan, insanlık tarihinde görülmüş, yaşanmış bir şey değil. Etkiye tepki diye bir şey var, hem doğada hem toplumsal yaşamda. Misal, Diyarbakır cezaevinde kendisi, eşi, dostu, anası, babası, kardeşi, akrabası insanlık dışı muamele gören; bok yedirilen, bok çukurlarına atılan; Kürtçeden başka dil bilmediği halde üzerine namlu doğrultularak İstiklal Marşı söylenmeye zorlanan; köyünden-yurdundan zorla göç ettirilen; sosyo-ekonomik gelişmesi kasıtlı olarak senelerce es geçilen; siyasal-kültürel kimliği senelerce reddedilen insanlar var bu ülkede. Bu insanların bu devleti affetmeleri sağlanmadıkça bu savaş sürecek. Bu çok açık ve gerisi boş laf.

      Selamlar,

      Emre Özçelik7 Eylül, 2011 @ 09:50Cevapla
  5. Emre Bey, diğer bazı yazılarınıza da bakarak ekonomist olduğunuzu varsayıyorum. Bir ekonomist olarak böyle bayat, yavan Kürtçü iddialarını nasıl sorgulamadan kabul edebiliyorsunuz? Yazdıklarınızın tarihsel ve politik açıdan içerdiği hataları bir tarafa bırakıyorum ve soruyorum: Türkiye zaten geri kalmış bir ülke iken kalkınmanın Kürtler’in yoğun olduğu bölgelerde başlamasını nasıl bekliyorsunuz? Çok basit bir tarihsel süreçtir Kürtler’in geriliği: güçlü uluslar zengin toprakları kontrol ederler, güçsüzler ise yoksul (başkalarının yaşamalarına izin verdiği) topraklarda yaşarlar. Kürtler tarih boyunca güçsüz bir kabileler topluluğu olarak var olageldikleri için çorak dağlarda yaşamaya mahkum kalmışlardır. Bunun üstüne bugün yaşadıkları verimli yerlerin ciddi bölümüne dahi yerleşmelerinin bir asırı geçmediği gerçeğini (Doğu’nun verimli bölgeleri/köyleri genelde Ermeni ve Türkler’e aitti, ta ki 1. Dünya Savaşı’na kadar) de eklersek Kürtler’in geriliğinin kabahatini devlete bulmanın içi boş Kürtçü retoriği olduğunu görmek çok zor olmasa gerek. Esasen tam olarak bu nedenlerden dolayı nüfusları da bugüne kıyasla çok daha azdı (az verimlilik > az gıda > az nüfus). Sözün özü Türkiye’de Kürtler’e yönelik asimilasyon politikası ve haksızlıklardan bahsetmenizi anlayabilirim, fakat Kürtler’in geriliğini Türk devletine bulmanıza hiç ama hiç anlam veremiyorum. Hakikat şudur ki Kürtler millet olma sürecinde dünyada en geri kalmış halklardan birisidirler, bunun kısa ekonomik tarihi yukarıda yazılı, bugün yaşanan isyan durumu (kimse bana Kürtler isyan etmiyor demesin, zira PKK’nın zayıf ve Türkiye’nin bariz üstün askeri gücüne rağmen PKK bu kadar destek buluyorsa işler biraz tersine dönse PKK’ya olan desteğin bir kaç misli olacağını ön görmek zor değil) da mllet olmaya geçişin sancılarından ibaret. Elbette bu süreçte dış güçlerden yardım görüyorlar, başı kesilmiş tavuk gibi ne istediğini bilmez bir halde her gün yeni bir şey istiyorlar, fakat sorun özünde bir milletleşme sorunudur, çok geç kaldıkları için nasıl millet olacakları konusunda kolayca uzlaşamıyorlar.

    Bu konu daha uzar, fakat başa dönecek olursak bir ekonomistin ucuz Kürtçü argümanlara hiç düşünmeden sarılması beni hayal kırıklığına uğrattı. Bu mantıktan hareketle sanırım devletin aslında Türkler arasında da ayrım yaptığını söyleyeceğiz yakında. Malum bugün Türkler’in çoğunlukta olduğu Gümüşhane, Erzurum, Kars, Erzincan, Artvin vb. şehirlerin yakınlarındaki Kürt yoğunluklu kentlerinden ekonomik olarak daha ileri olduğunu söylemek mümkün değil.

    Maalesef ülkemizde bol miktarda naif entelektüel mevcut, siz de bunlardan birisiniz. İyi niyetinizden kesinlikle şüphe etmiyorum ama yukarıda yazdıklarınız maalesef politik gerçekçilikten alabildiğine uzak. Size iyi çalışmalar dilerim.



Yukarı Çık
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer