Skip to content

Şike’ye övgü

Emre Özçelik

Nâzım Hikmet “Makinalaşmak istiyorum” diyerek ironi yapmıştı galiba. Aziz Yıldırım da “Şampiyonlaşmak istiyorum” diyerek şike yapmış olabilir. Şike şık bir şey değil, tabii. İkisi de Fransızca kökenli. ‘Şike’ ve ‘şık’ sözcüklerinden bahsediyorum. Sırasıyla, chiqué ve chic, ki Nişanyan’ın etimolojik sözlüğüne göre bu iki sözcüğün kökenleri – bir ihtimal – ortak olabilir. O takdirde, şikenin şık bir şey sayılmaması da tuhaf. Öyle ya, kökenleri ortak olabilecek iki sözcüğün birbiriyle uyumlu olmasını, yani şikenin şık bir şey olmasını bekleriz, normal Fransızlar olarak. Tarih bize, Sayın Napolyon’un ve büyük aşkı Josephine yengenin birbirlerine karşı çok şık şikeler yaptıklarını öğretiyor, mesela. Aziz Yıldırım Fenerbahçelileri aldatmış, çok mu?

“Vu le vu danse avek mua?” Bundan başka Fransızcam yoktur benim, ki “Benimle dans eder misin?” demektir, eğer yanlış bilmiyorsam. İlk gençlik yıllarımda kaybettiği her maçta ağlamaklı olduğum Fenerbahçe’nin başına gelen bu son olayları da Fransızca bilmememden ötürü anlamakta güçlük çekiyorum herhalde. Aziz Yıldırım babamın oğlu değil, suçluysa cezasını çeksin. Fenerbahçe’yi küme düşürürlerse de daha çok bağlanırım sarı-lacivert çubuklu formaya, o da kesin. Ama ne bileyim işte, koskoca bir sistemin kokuşmuşluğunu, o sistemin bileşenlerinden yalnızca birine mal edecek biçimde hukuksal ve medyatik bir süreç başlatılmış olması tuhafıma gidiyor. Meseleye Fransız kalıyorum ister istemez. Bir yandan da, Trabzonspor’a karşı gevşek, Fenerbahçe’ye karşı ölümüne oynamaya teşne pek çok futbolcu ve takım vardı ligde, ki bu türden de facto şikenin ispatı hukuken mümkün değil maalesef.

Her neyse… Sermaye dansa davet edilmez, sayın vatandaşlarım, bunu böylece bilmekte yarar var.

***

Jean-Baptiste Say (1767-1832), Fransız bir klasik siyasal iktisatçı idi. Aynı zamanda işadamı idi rahmetli, Aziz Yıldırım gibi. İktisadi düşünce tarihinde, bu âdemoğluna mal edilen bir de ‘Say Yasası’ var. Bu yasaya göre, arz kendi talebini yaratır. Anlaması göründüğü kadar basit değildir. Şöyle açıklayabiliriz inşallah: Üretim sürecinde yalnızca mallar ve hizmetler üretilmez, aynı zamanda üretim faktörlerine (yani, sermayeye, toprağa ve işgücüne) gelir yaratılır. Üretim sürecinde yaratılan bu gelirler, üretim sürecinin sonunda ortaya çıkarılan mal ve hizmetlere harcanır; böylece üretim (arz) kendi tüketimini (talebini) otomatik olarak yaratmış olur. Yeter ki, devlet, rekabet ortamına ve serbest piyasa düzenine karışmasın; arz ile talep arasındaki ‘doğal’ dengeye müdahale etmesin. Devlet piyasaya müdahale etmezse, uzun dönemde, fazla üretim veya eksik tüketim söz konusu olamaz; böylece iktisadi kriz çıkmaz, çünkü serbest piyasa düzeninde üretim sırasında yaratılan faktör gelirleri tam da üretilen malların ve hizmetlerin değerine eşit olacaktır. Dolayısıyla, tekbir! En büyük serbest piyasa! Tekbir! En büyük serbest rekabet!

Ekonominin bünyesinde böyle bir ‘doğal’ düzen olduğuna inanan liberal vatandaşlara hâlâ rastlıyoruz. Bir türlü delikanlılıktan nasiplerini alamıyorlar, maalesef. John Maynard Keynes, ki ancak yarı-delikanlı bir İngiliz lorduydu, 1929 Büyük Buhranı sonrasında iktisadi liberalizmin müritlerinin paçasını aşağıya almıştı. Ama bunlar 1970’lerden itibaren tekrar galeyana geldiler.

Öte yandan, 2007–2009 döneminde başlayıp ağırlaşan ve naçiz kanaatimce henüz sonlanmamış olan son küresel-finansal krizde, iktisadi liberalizmin yaşayan piri sayılan ABD’nin ‘efsanevi’ Merkez Bankası başkanı Alan Greenspan, “Yahu yoldaşlar, ömrüm billâh kesin bir inançla savunduğum serbest piyasa ideolojisi aslında yanlışmış; kusura bakmayın ama piyasalar da az ipne değilmiş…” mealinde birtakım itiraflarda bulundu. Sonrasında, kalkınmış ülkelerin devletleri piyasalara doğrudan müdahale ettiler; krizi hafifleteceğini umdukları Keynesgil (yani liberal olmayan) iktisat politikalarını çok yoğun biçimde yine uyguladılar… Ama hâlâ tekbir! Hâlâ en büyük serbest piyasa!

Kesin inançlılık vahim bir insanlık hâlidir ve bu türden inancın en kesif hâline iktisadi liberalizmin müritlerinde rastlıyoruz.

***

Proudhon idi galiba, aşağı yukarı şöyle bir şey demişti: Banka soymak banka kurmaktan daha şık bir davranıştır. Ama Jean-Babtiste Say ve yoldaşları, bankaların kurulduğu bir düzeni ‘doğal’ diye yutturmayı başardılar epeyce.

Diyeceğim o ki, Aziz Yıldırım, tüm emsalleri gibi, serbest rekabetle ve serbest piyasayla bütünleşmiş bir futbol camiasında, şirketleşmiş bir kulüpler sisteminde, sermayeleşmiş bir ligde sadece “şampiyonlaşmak” ihtimalini garanti altına almak istedi.

Kendisini hapse göndersinler, Fenerbahçe’yi küme düşürsünler… Ne olacak ki?

Sporu, futbolu iktisadi rekabetin ve serbest piyasanın ‘reel’ kurallarına tabi kılmışlar; bizler de sıradan vatandaşlar olarak bunu pek güzel kanıksamışız… Bunu sporun, futbolun ‘doğal’ düzeni addetmişiz… İyi de o zaman mesele ne ki?

Vay efendim Fenerbahçe şike yapmış, diye üzüleceğiz veya sevineceğiz, öyle mi?

Şike yapmak, sporu ‘makinalaştırmak’tan daha şık bir davranıştır, sayın vatandaşlarım, bunu böylece bilmekte yarar var.

Şüphesiz, mevcut dünya düzeninde iktisadi liberalizmin müritleri için pek çok ibret vardır…

Kategori: Basın, Dünya, Siyasal İktisat.

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Yorumlar için RSS besleme

Yorum Sayısı: 1

  1. Emre abicim, alemsin vallahi: Üç Büyüklerden birinin on küsur senelik başkanını tutukluyorlar. Sanki günlük bir olaymış gibi sen yine dönüp liberallere laf çarpıyorsun:-)
    Bu arada serbest-merbest, piyasa iyidir:-)

    Selamlar,
    Mehmet

    Mehmet DURNA11 Temmuz, 2011 @ 16:49Cevapla



Yukarı Çık
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer