Skip to content

Afili bir garson olarak yeni CHP’nin portresi

Emre Özçelik

AKP’yi kayıtsız şartsız seven necip Türk medyası, The Economist’in önümüzdeki seçimler için CHP’ye alenen destek olmasını çarpıtıyor. Sen nasıl bizim seçimimize müdahale edersin, iç işlerimiz bizi ilgilendirir ve saire… Sayın Başbakan ise çok kızdı. Densizlik, dedi; uluslararası bir yayın organı bize destek olsaydı da aynı tepkiyi verirdik, dedi. Doğru değil tabii. 2007’de aynı The Economist alenen AKP’ye destek olmuştu, Cumhurbaşkanlığı seçiminde de alenen Abdullah Gül’ü göklere çıkarmıştı. O zaman AKP’yi kayıtsız şartsız seven medyadan, Sayın Başbakan’dan ve Sayın Abdullah Gül’den çıt çıkmamıştı. Ama bunların hakikaten hiç önemi yok.

Şu çok açık: Büyük sermayenin kadim borazanı The Economist iktisaden liberal politika uygulayacağına emin olmadığı hiç kimseyi, hiçbir siyasal partiyi, hiçbir ülkeyi desteklemez. Serbest piyasa ekonomisine, neo-liberal küreselleşmeye, mevcut dünya sistemine hizmet edeceğinden kuşku duyduğu kimseleri, partileri, ülkeleri desteklemez. İtirazı olan aksini ispatla mükelleftir.

Dolayısıyla, Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’si, hem Batı dünyasını, hem de ulusal büyük sermayeyi iktisaden ikna etmiş demektir… Liberalizmden, serbest piyasa ekonomisinden, neo-liberal küreselleşmeden şaşmayacağına…

Vaktiyle AKP de aynısını yapmıştı. 2002 seçimleri öncesinde “Değiştik, biz değiştik” diye kırk takla atıyorlardı. Siyaseten, “laik sistemi çok zorlamayacağız” anlamına geliyordu bu. İç ve dış medya meselenin bu yönünü köpürttüler o zamanlar. Ama bundan çok daha önemlisi; “Değiştik” demek, iktisaden, “Erbakan’ın Milli Görüşü’ne dayalı ulusalcı/popülist iktisadi yaklaşımı reddediyoruz” anlamına geliyordu. İstanbul sermayesine ve uluslararası siyasal-iktisadi hegemonyaya göz kırpmaktı amaçları ve başarılı oldular. İktisaden değiştiklerine ulusal ve uluslararası büyük sermayeyi ikna edemeselerdi 2002’de yüzde 34 oy almalarına imkân yoktu. Keza, Kemal Derviş’in bıraktığı düpedüz liberal iktisadi programı harfiyen uyguladılar. Yalnızca yaptıkları özelleştirmelerin sayısına ve hacmine bakmak, AKP’nin iktisadi liberalizmin hizmetinde bir parti olduğunu göstermek için yeterlidir. Sermaye hareketlerini, mal ve hizmet ticaretini olabildiğince serbestleştirmeyi sürdürdüler. İlk dönemlerinde uygulamaya koydukları “yapısal reformlar”, liberal iktisadın kaleleri IMF ve Dünya Bankası’nın klasik reçeteleri idi…

Sonuçta, Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’si, iktisaden, bu Derviş-AKP çizgisini aynen sürdüreceğinin sinyallerini bizim duyamayacağımız bir frekansta ama ikna edici biçimde vermemiş olsaydı, The Economist’te böyle bir destek yazısı çıkmazdı. Meselenin önemli kısmı bundan ibarettir.

***

Son on yıldır AKP dâhil tüm iktisadi-liberaller – siyasal-liberallik kisvesi altında – Kemalizm’i, bürokratik elitleri zayıflatacak türlü çeşitli hamleler yaptılar, epeyce de başarılı oldular. Liberaller AKP’yi tuttular, çünkü AKP esasen iktisadi liberalizmin önündeki engellerden biri olan Kemalizmi/ulusalcılığı eritmeye kararlıydı. Kemalizmin/ulusalcılığın siyasal-kültürel zulmüne son verme retoriği ve Ergenekon, Balyoz ve saire davaları; asıl iktisadi amacı bir tül gibi örtmekte ustaca kullanıldı…

Böylece uluslararası statükonun iktisadi çıkarlarına hizmet etmiş oldular. Bir yandan ulusal-siyasal düzeyde ‘vesayet sistemini’ ortadan kaldırdılar ki bu hayırlı bir işti kuşkusuz. Öte yandan ülkeyi uluslararası-iktisadi bir vesayet sistemine iyice bağımlı kıldılar ki bunun vahim sonuçlarına halk olarak er geç katlanmak zorunda kalacağız…

Hâlbuki uluslararası-iktisadi vesayet sistemine hizmet etmeksizin de ulusal-siyasal vesayet sistemini bertaraf etmek mümkün olabilirdi. Kimse bu ihtimal üzerinde düşünmeye yanaşmadı bile.

Ama AKP son bir-iki yıldır yeni dış politikası ile Batı’yı rahatsız etmeye başladı. Hatta ‘bağımsızlıkçı’ ihtimal üzerinde düşünmeye başlayabileceğinin sinyallerini de verdi, kerhen veya farkında olmadan… Batı dünyasının şimdilerde AKP’ye karşı oluşan tepkisinin gerisinde muhtemelen bu belli belirsiz ‘bağımsızlıkçı’ sinyaller var.

***

Velhasıl, büyük sermaye açısından, ana yemek her daim iktisadi liberalizmdir. Kültürel özgürlükler, insan hakları, siyasal liberalizm ve saire, olsa olsa tuzdur, biberdir. Bu seçimde değil ama 2015’te Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’si büyük sermayeye servis açan garson rolünü devralacak muhtemelen…

Kendinizi alkışlayabilirsiniz Cumhuriyetçiler… Artık siz de Demokrasici oldunuz.

Kategori: Basın, Dünya, Siyasal İktisat, Türkiye.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar için RSS besleme

Yorum Sayısı: 6

  1. Burada ulusalcı/kemalist kesimlerin uygulanmakta olandan daha farklı bir ekonomik programları olduğu varsayımından hareket ediyoruz sanırım. Ama bence olsaydı tüm zamanların en Kemalist darbesi 28 Şubattan sonra görürdük. 28 Şubat sonrası (ve daha sonra 1999 seçiminden sonra) kurulan ANAP-DSP-MHP hükümetlerinin ekonomik programları bence bu görüşü yanlışlıyor. Kemal Derviş gelmeden önce de uygulanan program farklı bir felsefeden hareket etmiyordu. Dolayısıyla yazının ana fikrine katılamayacağım. Zaten bu konuda bir görüş ayrılığı yoktu ve olamazdı. Catışma her iki grubun dayandığı sermaye kesimleri ve/ya toplumsal kesimlerin çıkar çatışmasından kaynaklandı. Bir taraf biz özelleştirme yapacağız diğerleri yok biz kamulaştıracağız demedi. Bugün olduğu gibi 2007’de de böyleydi. Economist ABD seçimlerinde Obama’yı destekliyor, Berlusconi’ye git diyor diye benzer çıkarsamalar yaparsak da yanılırız bence.

    Bahadır Kaynak5 Haziran, 2011 @ 23:00Cevapla
    • Benzer bir eleştiriyi, Barkın’ın facebook sayfasında Berk de getirmiş. Bahadır ile Berk’in ortak noktaları, liberalizme gönül vermiş olmaları ve anti-liberal iktisat politikası dendiğinde akıllarına sadece kamulaştırma, sosyalizm falan gelmesi. Bu yanlış tabii.

      Ulusalcı bürokrasi ile birlikte, eski CHP, kapitalizm içinde kalarak, anti-liberal iktisat politikaları uygulamayı savunuyordu ve serbest piyasaya tam bağımlılığı, neoliberalizmi önemli ölçüde reddediyordu. Başbakan bir-iki yıl öncesine kadar, her iki konuşmasından birinde, bunları bu türden “köhnemiş” iktisat politikalarını savundukları için yerden yere vuruyordu.

      Kapitalizm içinde kalarak uygulanan ama anti-liberal olan; yani, baskın olarak serbest piyasaya değil devletin iktisadi rolünün artırılmasına dayanan bu türden politikalara şu yazıda kısaca değinmiştim:

      http://serbestsiyasa.com/?p=171

      Bugünün kalkınmış ülkelerinin neredeyse tamamı, bu türden anti-liberal iktisat politikaları ile kapitalist kalkınma süreçlerini tamamladılar. Buna iktisadi ulusalcılık denir. İktisadi ulusalcılığın, sosyalizmle doğrudan bir ilgisi yoktur.

      Yani, kapitalizmin, ekonomiyi yürütmeye ve ekonomik gelişmeye yönelik iki ana yöntemi vardır. Ekonomi i) belirli dönemlerde daha baskın olarak devleti kullanarak veya ii) belirli dönemlerde daha baskın olarak piyasaya dayanarak yürütülür. En az 500 yıldır böyledir.

      Liberalizme gönül veren insanların beyinleri, son 30 sene boyunca, kapitalizmin iktisadi liberalizmden ve serbest piyasadan ibaret olduğu, kapitalizm içinde iktisadi liberalizmden başka seçenek olmadığı gibi herzelerle yıkandı. O nedenle, liberalizme gönül vermiş insanları mazur görmek gerekiyor galiba.

      Emre Özçelik6 Haziran, 2011 @ 11:58Cevapla
  2. “• Türkiye’de artış gösteren Amerikan karşıtlığını dengelemek için Türkiye
    ile ABD arasında öğrenci, iş adamı, yerel yöneticilerin değişimi, ortak
    kültürel ve sanatsal etkinlikler düzenlenmesi gibi toplumsal güven artırıcı
    önlemleri hayata geçireceğiz.”
    CHP Seçim Bildirgesi sayfa 126

    Sadeceozgur6 Haziran, 2011 @ 10:00Cevapla
  3. Tam da söylediğin noktaya itiraz ettim zaten. Ne CHP’nin ne de ulusalcı akımın iktisadi politikası iktisadi ulusalcılık değildi. Ulusalcılık retorik düzeyinde kaldı, iktidara gelinebilseydi farklı bir iktisadi politika uygulanmayacaktı. Bkz. 28 Şubat hükümetleri dedim hatta. Ayrıca benim iktisat politikalarına gönül vermek gibi bir eğilimim yok. Gönlümü başka işler için kullanıyorum. Beni değil konuyu tartış. Daha saygın bir yaklaşım olur.

    Bahadır Kaynak6 Haziran, 2011 @ 12:18Cevapla
    • CHP’nin iktisadi ulusalcılığının retorik düzeyinin ötesinde olmadığını, olamayacağını kabul edebilirim. Yani bu konuda anlaşabiliriz, gibi görünüyor. Bunda bir sorun yok. Ama “iktidara gelinebilseydi”, niçin “farklı bir iktisadi politika uygulanmayacaktı”? Bu “niçin” önemli. Yani, mesela, dünya sistemi buna izin vermezdi, mi diyorsun? Ya da, mesela, son otuz yıldır, sadece CHP değil, iktidara gelen herhangi bir partinin iktisadi ulusalcılık uygulaması mümkün değildi, mümkün değildir, mi diyorsun?

      Emre Özçelik9 Haziran, 2011 @ 11:17Cevapla
  4. Sistemle kastın Wallersteinvari bir sistem analizi sanırım. Benim kastım o değil. O modeli beğenmediğimi belirtmiştim. Küreseleşme ulus-devletin otonom karar alma yeteneğini tırpanlayan birşey. Global ölçekte liberal demokrat ve sosyal demokrat parti programlarının bu kadar yakınlaşması, 3ncü yol vb vb. Çok kapsamlı bir tartışma bu. Son 30 yılda iktidara gelen partilere, tartışmalara bakalım. Yapısal bir kırılma var diyeceğin bir nokta var mı? Aynı trend; sanırım ikinci şıkka uyuyor bu açıklama.

    Bahadır Kaynak9 Haziran, 2011 @ 18:09Cevapla



Yukarı Çık
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer