Skip to content

Serbest Siyasa Söyleşileri – I: Cem Somel

“Sosyalizm bir kimlik veya kuram veya inanç sistemi olmaktan ziyade, eylemdir.”

“HAS Parti’nin özelliği demokrasiyi ve sosyal adaleti vurgulamasıdır.”

“HAS Parti yönetiminin Türkiye’de en özgürlükçü, en demokrat siyasî heyetlerden biri olduğu kanaatindeyim.”

“İnsanoğlunun maddî geçinme şeklinin dünya görüşünü etkilediğini, insanların zulüm ve sömürüye teorik kılıflar uydurma eğilimini gözlüyoruz.”

“Doğruları anlatmaktan, tekrar anlatmaktan, tekrar anlatmaktan başka bir yol yoktur.”

“Gayrisafi yurt içi hâsıla artışı sadece büyük mülk sahibi zümreyi abat etmektedir, o kadar.”

“Besbelli emekçiler, CHP artı vesayet kuvvetleriyle kıyaslayınca AKP’yi ehven-i şer görüyorlar.”

“Kapitalizm, elma gibi dalında olup yere düşmez. Kapitalizmi ya tasfiye ederiz ya da etmeyiz.”

***

Serbest Siyasa’yı başlatırken, “Mesele güçlülerin güçsüzleri yönetmesi… Yani liberal demokrasi gücümüze gidiyor” demiştik. “İki yüz yıllık liberalizm, on bin yıllık düzenin sürüp gitmesine hizmet ediyor” demiştik. “Batı’nın devşirilmiş masalları uykumuzu kaçırmaktadır” demiştik. “İnsana ilişkin yazılar yazacağız burada… İnsanlığımızı geri istediğimizi ima edebilirsek ne âlâ…” demiştik.

Uykusu kaçan güzel insanlarla söyleşeceğiz demeyi unutmuşuz. Güzel insan, örnek hoca Cem Somel’le başlıyoruz. Hayırlı, uğurlu olmasını dileriz.

***

Cem Somel 1949’da doğdu. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi’nde iktisat doktorası yaptı. Ankara Üniversitesi’nde ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde çalıştı. Hâlen Abant İzzet Baysal Üniversitesi İktisat Bölümü’nde görevlidir.

“Sosyalizm bir kimlik veya kuram veya inanç sistemi olmaktan ziyade, eylemdir.”

Serbest Siyasa (SS): Serbest Siyasa’nın söyleşi önerisini kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

Kamuoyunda ve akademik camiada özgürlükçü sosyalist fikirlerinizle biliniyorsunuz. Sizi uzaktan tanıyanlar, Halkın Sesi Partisi (HAS Parti) gibi Millî Görüş kültüründen gelen ve Müslümanlığı ön planda tutan bir oluşumun kurucuları arasında yer almanıza şaşırdılar. Sizi uzaktan tanıyanların şaşkınlığını gidermek için neler söylemek isterseniz?

Cem Somel (CS): Beni söyleşiye davet ettiğiniz için teşekkür ederim.

HAS Parti’nin kurucuları arasına katılmama şaşıranlar siyaseti sol ve sağ kavramları ile tahlil eden; sosyalizmi sola, Müslümanlığı sağa yerleştiren kişilerdir. Siyasî duruşları böyle tasnif edenlerin sosyalist kişinin Müslümanlarla aynı siyasî örgütte bulunmasını yadırgaması tabiîdir.

Şaşkınlığı anlamak için, günümüzde birçok sosyalistin sosyalizmi bir siyasî hedef ve mücadele programı olarak görmekten ziyade bunu bir inanç sistemi, inancı paylaşan bir cemaat ve bu cemaate aidiyet olarak görme eğilimini de hatırlamak gerekir. Bence sosyalizm ezilenlerin, sömürülenlerin, dışlananların yanında yer alarak herkesin her alanda eşitliği için mücadele etmektir. Sosyalizm bir kimlik veya kuram veya inanç sistemi olmaktan ziyade, eylemdir. Bu eylem herhangi bir inanç sistemine dayandırılabilir. Adaletsizliğe karşı mücadele edenlerin benimsediği kuramın ne olduğu, ilham kaynağı önderlerinin kim olduğu bence önemli değildir. Çok değişik öncüllerden aynı siyasî eyleme, ortak siyasî projeye varılabilir.

Kanımca insanlar maddî geçinme şartlarından, hayat tecrübelerinden hareketle siyasî duruşlarını seçerler; ondan sonra bu duruşa uygun bir ideoloji,  felsefe veya dinsel inanç benimserler. Sosyalizm, ezilenlerin menfaat mücadelesidir. Her birey verdiği ahlâkî kararla, yaptığı siyasî tercihle bu mücadeleye ya katılır, ya da karşı koyar.

“HAS Parti’nin özelliği demokrasiyi ve sosyal adaleti vurgulamasıdır.”

SS: Millî Görüş kökenli AKP ve Saadet Partisi ile kıyaslandığında, HAS Parti’nin başat özgünlüğü nedir acaba? Örneğin, Parti Programı’nın özellikle “Ekonomi Politik” alt-başlığı altında, kimi ‘toplumcu’ (sosyalist) yaklaşımların açıkça savunulduğunu görüyoruz. Bu yaklaşımları özetleyebilir misiniz? Sonuçta, HAS Parti için “Sosyalist bir partidir” diyebilir miyiz?

CS: HAS Parti’nin özelliği demokrasiyi ve sosyal adaleti vurgulamasıdır. HAS Parti’nin programında sosyal refahı büyümeden daha önemli gördüğü; hatta büyümenin refah kaybına yol açabildiği; adalet ilkesinin etkinlik ilkesinden önce gelmesi gerektiği; toplumda üretilen refahtan ve mevcut servetten tüm bireylerin pay sahibi olduğu yazılıdır.

HAS Parti programından okuyorum: “Devlet, marufun yaşanması ve kamusal değerin üretilmesi için insanlar tarafından oluşturulmuş bir siyasal/tarihsel ve hukuki organizasyon olarak görülür ve beşeri olması hasebiyle hiçbir kutsiyete sahip değildir. Devlet, araçsal bir kurum olduğu için asıl olan insan ve toplumun kendisidir” demektedir. Parti, programında, dış siyaset ilkeleri olarak çıkarı değil hakkaniyeti ve adaleti ölçü almayı, sömürüyü değil karşılıklı dayanışmayı ve yardımlaşmayı esas almayı, zalimlerin dışında hiç kimseye, hiçbir millete ve hiç bir devlete kategorik olarak düşmanlık ve husumet içine girmemeyi, her zaman kuvvetli olandan değil haklı olandan yana tavır koymayı taahhüt etmektedir.

Bence bu kadarı partinin yönelimini anlatmaya yeter. Herkes partinin programını okuyarak, parti başkan ve sözcülerinin demeçlerine bakarak HAS Parti’nin ne olduğunu, ne olmadığını tespit edebilir.

“HAS Parti yönetiminin Türkiye’de en özgürlükçü, en demokrat siyasî heyetlerden biri olduğu kanaatindeyim.”

SS: HAS Parti’nin özgürlükler meselesine yaklaşımını merak ediyoruz. Örneğin, HAS Parti’nin ‘başörtüsü meselesi’nin çözümü için somut bir planı var mı? Örneğin, HAS Parti’de ‘milliyetçi unsurlar’ ne kadar etkili ve bu bakımdan Kürt meselesinin çözümünde HAS Parti somut adımlar atabilecek bir parti mi? Bir de, mesele özgürlükler olunca, günümüzde ‘turnusol kâğıdı’ işlevi gören başka bir vakıa var: Eşcinsellik. AKP’li bir bakanın bu vakıayı ‘klinik vaka’ addettiğini biliyoruz. HAS Parti’nin içinde AKP’li bakanla aynı görüşte olan insanlar sayıca az mı?

CS: Elbette ki bir siyasî partide toplumsal sorunlar üzerine parti üyeleri arasında somut çözüme ilişkin nüanslı, farklı görüşler olabilir. Şu aşamada partinin temel konularda duruşunu belirleyen, parti belgelerinde tespit edilmiş olan ana doğrultulardır.

Partinin teşkilatlarında Türk milliyetçisi eğilimlilerin ve (varsa) eşcinselleri hasta sayanların sayısını tespit etmek için anketler yapmak gerekir. Üye sayısı binleri bulan bir partide, bu konularda bütün üyelerin tıpatıp aynı görüşte olduğunu kimse iddia edemez.

Partinin milliyetçiliğe karşı tavrını şöyle açıklayabilirim. Programımızda “Biz milleti hak ve özgürlükler paydasında bir arada yaşama iradesini ortaya koyan din, dil, ırk, felsefi düşünce ve mezhep ayrımı yapmayan ve Türkiye Cumhuriyeti coğrafyası içinde yaşayan özgür insanlar topluluğu olarak tanımlıyoruz” diyor. Programda ülkemizin adı yani Türkiye geçmekte, ama hiçbir milliyetin adı bir kere bile geçmemektedir.

HAS Parti yönetiminin Türkiye’de en özgürlükçü, en demokrat siyasî heyetlerden biri olduğu kanaatindeyim. 12 Mayıs günü Batman’da mitingde Genel Başkan Numan Kurtulmuş “HAS Parti bütün yurttaşlara adalet içerisinde bir kardeşliği vaat ediyor. Bunun için önce Anayasa’dan başlayacağız. Anayasa’yı odalarda değil, Anayasa meclisi ile yapacağız… HAS Parti olarak bu memlekette hiç kimsenin özde ve sözde vatandaş olmadığı yeni bir Türkiye’yi hep birlikte kuracağız… Herkes kendini istediği gibi tanımlayacak, istediği gibi yaşayacak. Herkes kendi ana dilini kullanacak çünkü ana dil ana sütü kadar helaldir” dedi.

Başörtüsü sorununun, Alevi sorunun, Kürt sorununun bazı ortak yönleri var. İki sorun kısmen egemenlerin halkı bölme gayretinden ileri gelmektedir. Kısmen de birçok kişide, insanları tek bir kültür kalıbına; tek bir görünüm kalıbına; birörnek davranış kalıbına sokma arzusundan kaynaklanmaktadır. Bunu biraz, bazı devlet görevlilerinin toplumda çeşitlilikten kargaşa çıkacağından, yönetimin zayıflayacağından endişelenmesine bağlayabiliriz. Biraz da, sivil yurttaşlardan bazısının, yakından tanımadıkları farklı topluluklar hakkında önyargılara kapılmasına, onlardan korkmasına bağlayabiliriz. HAS Parti bu endişeleri, bu önyargıları giderecek bir demokrasi ve özgürlük ortamı vaat etmektedir; bu ortamı oluşturacak siyaset ve kamu yönetimi reformlarını saptamıştır. Bunlardan birincisi Anayasa reformudur.

“İnsanoğlunun maddî geçinme şeklinin dünya görüşünü etkilediğini, insanların zulüm ve sömürüye teorik kılıflar uydurma eğilimini gözlüyoruz.”

SS: HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, 30 Nisan 2011’de Akşam gazetesinde yayınlanan bir söyleşide şöyle diyordu: “Milletin merkezindeyiz. Hak, hukuk, adalet yeni politik dili oluşturacağız. Politik muhafazakâr değilim. Muhafazakâr siyaset en geri, tutucu ideolojidir”. Ama Anadolu’nun orta yerinde kendini ‘muhafazakâr demokrat’ olarak tanımlayan ‘Müslüman bir burjuvazi’ özellikle son yıllarda hızla yükseliyor. Bu yeni ‘burjuvazi’ belki de “milletin merkezi”ni oluşturmaya başladı bile. Bu yeni ‘burjuvazi’, bir yandan ‘muhafazakârlığını muhafaza’ ediyor, ama öte yandan AKP sayesinde ‘liberal’ ekonominin ve demokrasinin nimetlerinden nemalanıyor. Hâl böyle olunca, Sayın Kurtulmuş’un ‘anti-muhafazakâr’ bir söylemi benimsemesi siyaseten ‘riskli’ ve ‘irrasyonel’ değil mi? Günümüz Türkiye’sinde, yükselen ‘Anadolu burjuvazisi’nin küreselleşme yanlısı iktisadi tercihlerine karşı durarak ve burjuvazi-karşıtı, ‘sosyalist’ bir yaklaşımı içselleştirerek iktidara gelmek mümkün mü? Ya da Müslüman-burjuvaları ‘sosyalistleştirmek’ mümkün mü?

CS: Son sorunuzdan, kolayından başlayım. Herhangi bir burjuvayı sosyalistleştirmek mümkün mü? Az önce dediğim gibi, herkes ezilenlerin adalet mücadelesine şahsî kararla katılır, ya da katılmayıp ezilenlere hasım olur. Herkes hür iradesiyle bir siyaset benimser; toplumsal mücadelelerde bir tavır benimser. Potansiyel olarak herkes adalet mücadelesinde mazlumların yanında yer alabilir. Ama insanoğlunun maddî geçinme şeklinin dünya görüşünü etkilediğini, insanların zulüm ve sömürüye teorik kılıflar uydurma eğilimini gözlüyoruz. Ben herkesi sosyalistleştirmeyi bir ihtimal olarak kabul etmekle birlikte, adalet ve eşitlik mücadelesinin karşısında, sonuna kadar, ölümüne direnecek insanlar olacağını da muhtemel görüyorum. Direnenler burjuva da olabilir, esnaf da olabilir, işçi de olabilir.

Sorunuzun muhafazakârlıkla ilgili kısmına istediğiniz şekilde cevap veremem. Çünkü kanımca muhafazakâr mânâsı açık bir terim değil. Neyi muhafaza etmek istediğine göre, kişi değişik yönlerde muhafazakâr olabilir. Kimi kapitalizmi muhafaza etmek ister, ama geleneksel aileyi, cumhuriyetin resmî ulusalcı ideolojisini önemsemez. Kimi kapitalizmi tasfiye edip sosyalist bir düzen kurmayı konuşmaya razıdır; cumhuriyetin ulusal değerlerini önemsemez; ama geleneksel aile ilişkilerini korumak ister. Kimi cumhuriyetin ulusalcı ideolojisinden vazgeçmek istemez, ama öteki konularda lâkayıttır. Hangisine muhafazakâr diyeceğiz?

Az önce HAS Parti programından bazı kısımlar özetledim. Mevcut düzende uygulanan siyasetlerden çok farklı düsturlar savunan böyle bir partide genel başkanın “politik muhafazakâr değilim” demesi gayet doğal değil mi? Siz “böyle konuşmak siyaseten riskli ve irrasyonel olmaz mı?” demekle HAS Partiyi, oy avlamak için ağız yapan düzen partilerinin davranışıyla karşılaştırıyorsunuz. Kolay tarafından oy toplamak isteyen bir siyasî heyet, HAS Parti’ninki gibi bir program yazmaz. Başkanımız Numan Kurtulmuş’un açık, dobra üslubu partinin oy toplamak için başka düşünüp başka konuşma, nabza göre şerbet verme ‘rasyonelliğine’ uymadığını kanıtlamaktadır.

“Doğruları anlatmaktan, tekrar anlatmaktan, tekrar anlatmaktan başka bir yol yoktur.”

SS: Önümüzdeki seçimlerde, bir sürpriz olmazsa, oyların yüzde 70-75’ini yalnızca iki partinin alması bekleniyor: AKP ve CHP. MHP’yi de bunlara eklersek, oyların yüzde 80-90’ını yalnızca üç partinin alacağını öngörmek zor değil. Seçim sistemi, yüzde 10 barajı gibi bilindik nedenleri bir yana bırakacak olursak, emekçileri başka partilere oy vermeye ikna etmek için ne yapmalı?

CS: Sorun, refahı yaymak için büyümeye değil bölüşüme öncelik vermek gerektiğine, kapitalizmin beşeriyeti kolektif intihara sürüklediğine, insanlar arasında ayırım yapmanın zulüm olduğuna, dünya sistemine aykırı bir düzen kurmaktan korkmamak gerektiğine mümkün mertebe herkesi ikna etmektir. Türkiye’de 2023 yılı için partilerin koydukları büyüme ve ihracat hedeflerinin nasıl bir gelecek vaat ettiğini anlatmaktır. Doğruları anlatmaktan, tekrar anlatmaktan, tekrar anlatmaktan başka bir yol yoktur.

“Gayrisafi yurt içi hâsıla artışı sadece büyük mülk sahibi zümreyi abat etmektedir, o kadar.”

SS: Türkiye ekonomisinin gidişatını nasıl görüyorsunuz? İç ve dış basında AKP’nin Türkiye’de bir ‘ekonomik mucize’ yarattığı yazılıp çiziliyor. Başbakan, AKP’nin 2023’e kadar iktidarda kalacağını öngörüyor ve böyle giderse Türkiye ekonomisinin dünyanın en ileri, en önemli on ekonomisinden biri olacağını söylüyor. Başbakan’a inanalım mı?

CS: Ekonomik mucize, ileri ekonomi, önemli ekonomi mânâsı olmayan birer ifade. Gayrisafi yurt içi hâsılamız artmaktadır. Hâsıladaki artışın bir kaynağı, emekçilerin daha yoğun çalıştırılmasıdır. Hâsıladaki artışın diğer kaynağı tabiî kaynakların daha yoğun istismarı, ekolojik sistemlerin daha hızlı tahribatıdır.

Hâsıla artarken, uygulanan sosyal politikalar neticesinde toplumsal refah artmamaktadır; yoksullar artmaktadır. Hâsıla artışı istihdamı artırsa da işsizlik sorununu çözmemekte, hafifletmemektedir. Hâsıla artışı yurdumuzda bölgeler arası refah uçurumunu da azaltmamakta; muhtemelen artırmaktadır.

O hâlde gayrisafi yurt içi hâsıla artışında, fert başına gayrisafi yurt içi hâsıla artışında, ekonominin büyümesinde toplumun büyük bir kısmının menfaati yoktur. Hâsıla artışı sadece büyük mülk sahibi zümreyi abat etmektedir, o kadar.

“Besbelli emekçiler, CHP artı vesayet kuvvetleriyle kıyaslayınca AKP’yi ehven-i şer görüyorlar.”

SS: AKP’yi destekleyen liberallerin, sıklıkla ‘pastayı büyütme’nin ‘pastayı eşit bölüşmek’ten çok daha önemli ve gerekli olduğunu vurguladıklarını duyuyoruz. Ama bu söylem, AKP’nin eşitsizlik, yoksulluk, bölüşüm gibi temel sorunlara karşı duyarsız olduğunun da bir ifadesi değil mi aslında? Bu sorunları ve dolayısıyla emekçileri önemsemeyen bir siyasal parti, nasıl oluyor da yüzde 47 oranında oy alabiliyor? Bunu yalnızca muhalefetin kifayetsizliği ile açıklamak mümkün mü? Yoksa AKP aslında emekçileri, yoksulları önemsiyor da bizler mi fark edemiyoruz? Ya da ‘pastayı büyütmek’ gerçekten işe yarıyor olabilir mi?

CS: Toplumda birçokları hâlâ sosyal sorunların hâsılayı, üretimi artırarak çözülebileceğine kanidir. AKP’nin destek görmesinde bu bir etken. İkincisi, AKP sağlık sektöründe hastanelerin organizasyonunu değiştirerek, yeşil kart uygulamaları ile emekçilerin bazı sıkıntılarını azalttı. Üçüncüsü, AKP’nin temel bölüşüm ilişkilerini değiştirmeksizin, en yoksulları gözeten bazı uygulamaları var: yeşil kart gibi, aynî yardımlar gibi. Dördüncüsü, AKP siyasî hayatta (hiç değilse askerin siyasî vesayetinin azaltılmasında) az da olsa bir iyileştirme gerçekleştirdi. Beşincisi, CHP ve MHP kadar kaba şekilde Türk milliyetçiliği yapmamaktadır.

Bunlar AKP’ye oy kazandırmaktadır. Emekçilerin sadece bölüşüm politikalarına bakarak oy verdiğini sanmak hatadır. Zaten AKP’nin bölüşüm politikalarının başka kapitalist devletlerinkinden bariz şekilde daha çok emek aleyhtarı veya başka burjuva partilerinden daha emek aleyhtarı olduğu da söylenemez. AKP’nin iktisadî sosyal politikaları Özal-Çiller-Yılmaz-Ecevit-Derviş uygulamalarının devamıdır, dünyadaki uygulamaların taklididir. Besbelli emekçiler, CHP artı vesayet kuvvetleriyle kıyaslayınca AKP’yi ehven-i şer görüyorlar.

Türkiye’de tüketim ve yatırım harcamaları ülkede üretimi aşmaktadır. Burjuva sınıfının fazladan tüketip fazladan yaptığı yatırım, ticaret açığı ile karşılanmaktadır. Ticaret açığı devam ettikçe dış borç birikmektedir. Bu sebeple iktidarın yoksullara dağıttığı, tamamen yerli zenginlerin gelirlerinden kesilmemektedir; kısmen başka ülkelerin borç karşılığı gönderdikleriyle karşılanmaktadır. İş, dış borcu ödemeye gelince bunun yükü emekçilerin sırtına bindirilecektir. İhracatı artırmak için işçiler zorlanacaktır. Bu önemli gerçeği CHP ve MHP halka anlatmamaktadır, çünkü bu partilerin de uluslararası sermaye hareketlerini durdurmaya gönlü yoktur. Öyle olunca, borç buhranı çıkmadıkça, AKP ekonomiyi yönetmekte başarılı görünebilmektedir.

“Kapitalizm, elma gibi dalında olup yere düşmez. Kapitalizmi ya tasfiye ederiz ya da etmeyiz.”

SS: Son olarak, küresel-finansal kriz bitti mi sizce? Yoksa 2008–2009 daha büyük bir depremin öncüsü müydü? 2010’lu, 2020’li yıllarda kapitalist dünya ekonomisinin ‘evrimine’ dair öngörüleriniz var mı? Bu evrimin, sistemi devirmeyi kolaylaştıracak koşulları yaratması muhtemel mi sizce?

CS: Depremin öncüsü ve evrim kelimeleri, determinist bir tarih anlayışını yansıtmaktadır. Tarihte determinizm olduğuna kani değilim. Onun için dünya ekonomisi üzerine öngörüm olamaz.

Günümüzde dünyadaki büyük sorunları herkes biliyor. İklim değişmesi, gıda fiyatlarında artış, enerji fiyatlarında artış, ticaret yoluyla zengin ülkelerin fakir ülkelerde yaptığı ekolojik tahribat, bazı ülkelerde ödenemeyecek hâle gelmiş kamu borç stoku, bazı ülkelerde birikmiş dış borç stoku, muazzam askerî harcamalar, yoksullaşma, açlık ve saire. Bunlardan her biri, mevcut iktisadî düzeni devirmek için başlı başına gerekçedir. Sistemi değiştirmek için daha ne gerekir? Şartlar bundan daha nice elverebilir?

Bu sorunların her birini egemenler emekçileri daha yoğun sömürerek çözmeğe çalışır. Egemenler bu sorunları bahane edip mevcut kapitalizmin kurallarını değiştirip başka, çok daha vahşi bir sistem de kurabilir. Avrupa’da beyler ve tâcirler feodalizmin buhranını kapitalizmi kurarak çözdü. Emekçiler için hayırlı mı oldu? Yeni kurulan her sistemin öncekinden daima daha iyi olduğu batıl inançtır. Kölelik benzeri daha berbat kurumlar ortaya çıkabilir. Ulus devletlerin yerine başka zulüm örgütlenmeleri ortaya çıkabilir. Yeni kurumları özgürlük, demokrasi, insan hakları adına kurabilirler.

Onun için, buhranların etkisiyle kapitalizmin çökmesini bekler isek, bunun yerini zalimler başka şekilde doldurur. Sömürüye, tahakküme dayanan bu sistemi tasfiye edip yerine adil, tahakkümsüz, özgürlükleri genişleten bir sistem kurabiliriz. Bunu yapmanın eşref saati yoktur. Kapitalizm, elma gibi dalında olup yere düşmez. Kapitalizmi ya tasfiye ederiz ya da etmeyiz. Etmezsek egemenler sorunlarını daha korkunç sömürü ve tahakküm yöntemleriyle çözecektir ve beşeriyet gezegeni tahrip ede ede yok olacaktır.

SS: Hocam, çok teşekkür ederiz bize vakit ayırdığınız için. İlk söyleşimizi sizinle yapmış olmaktan büyük memnuniyet duyduk.

CS: Fikirlerimi açıklama fırsatını verdiğiniz için asıl ben size teşekkür ederim. Serbest Siyasa’ya başarılar dilerim.

Kategori: Basın, Dünya, Gelir Dağılımı, Siyasal İktisat, Söyleşi, Türkiye, Yoksulluk.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar için RSS besleme

Yorum Sayısı: 2

  1. Aydinlatici bir soylesi olmus tesekkur ediyorum. Ayrica Sayin Somel’in AKP’ye oy kazandiran sebepleri cok iyi tespit ettigi kanaatindeyim.

    apostrof4 Haziran, 2011 @ 15:41Cevapla
  2. Aslında birçok oy veren insanların neye, kime ve hangi ideolojiye oy verdiğinden habersizdirler.İnsanlar bilinçli olsalar sadece kendi menfaatlerini değil her insanı düşünseler ülkemiz bu halde olmazdı zaten.Has partinin söyleşide de söylenildiği gibi oy kaygısı taşımaması sosyal refahı anlatması ve sosyal refahı uygulamaya çalışması diğer partilere örnek olması lazımdır. Cem Somel hocamızın yer aldığı bir partinin başka amacı olamazdı zaten. Cem Somel hocamızın bizi aydınlattığı için teşekkür ediyorum.Serbest Siyasaya’da başarılar diliyorum.

    Elif Torunoğlu2 Aralık, 2013 @ 01:14Cevapla



Yukarı Çık
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer